21
Aralık

4 Ülke 8 Gün. Yollar Bize Memleket [5. Bölüm]


Makedonya Fotoğraf Arşivine Buradan Ulaşabilirsiniz.

Yazanlar: Gökhan Şimşek – Nurdal Durmuş

Belgrad’dan Üsküp’e yola çıktığımızda karanlık, şehrin iliklerine işlemişti. Alışık olduğumuz kayboluşlardan birini daha yaşayıp yarım saat sonra anayola çıkabildik. Yorgunluğun ve uykusuzluğun getirdiği düşüş neticesinde hepimiz suskunduk. Ya da öyle zannediyorduk. Aslında üzerimize çöken Belgrad’ın hüznüydü, fakat kimse bunu dillendirmek istemiyordu. Hüzün, en çok da sessizlikte anlamlıydı. Yorgunluğun kollarına yaslanmanın rahatlığıyla bastırılmış hüznün üstüne, biraz Ferdi Tayfur, biraz Müslüm Gürses, biraz da Orhan Gencebay şarkıları söyleyerek koyulduk yola. Haritamıza göre 400 kilometre yolumuz vardı. Bu da bizim için güneşin başka bir ülkede doğacağı anlamına geliyordu.
Gece yarısından sonra Preşova Sınır Kapısı’ndan Makedonya’ya girdik. Bu kapıda da yoğunluk yoktu. Önümüzde sadece bir araç vardı. Onu da sağa çektirip aramaya başladılar. Açıkçası aynı muameleye tabi tutulmak istemiyorduk. Zaman bizim için büyük bir dağ olmuştu. Kalan yolu nasıl geçeceğimizi düşünüyorduk. Tek düşüncemiz bir an önce otele gidip uyumaktı. Sınır ile Üsküp (Skopje) arasındaki yolun önemli bir kısmı dağlık, geri kalanı da otobandı. Sabaha karşı üç sularında bir otele yerleştik. Bu, bir anlamda kendimize verdiğimiz hediyeydi. Öğleden önce otelden ayrılıp şehir merkezine gittik.

ÜSKÜP

Üsküp: “İroni nedir?” sorusunun cevabını bünyesinde taşıyan bir şehir. Birçok Balkan şehri gibi ortasından nehir akıyor. Vardar Nehri şehri ikiye bölmüş. Üsküp şehir merkezini eski ve yeni şehir olarak da ikiye ayırabiliriz. Hristiyan Makedonların olduğu bölgede (yeni şehir) yoğun bir heykelleştirme çalışması var. Hemen her yerde heykel görmek mümkün. İnşaatlar da aynı hızla ilerliyor. Şehrin ortasında sahte bir tarih, heykellerle dolu meydanda yükseliyor. Yeni şehrin Avrupa şehirlerinden pek farkı yok.

Müslüman Arnavutların yaşadığı diğer tarafta da bir Osmanlı çarşısı, çarşı çıkışında da bir pazar var. İkisi de oldukça yıpranmış ve neredeyse yıkılmak üzere. Çarşıyı gezerken Türkçe konuşan insanlara rastlıyoruz. Türkiye’deki gündemi konuşuyorlar. Müslüman nüfusun içinde Türkler de var. Şehrin nüfusu nispeten dengelenmiş, ancak Hristiyan nüfus biraz daha fazla imiş. Arnavutların yaşadığı bölge, genellikle tek katlı evlerden oluşuyor. Sokakları bakımsız. Sultan Murat Camii’nin avlusunda bulunan ‘Saat Kulesi’ şehrin sembollerinden biri olmasına rağmen yetim bırakılmış; yolu oldukça bozuk. Cami de çarşı ve pazar gibi bakımsız. Avlunun demirlerinden şehre baktığımızda elli yıl önceki İstanbul’u görüyoruz. Şehri çevreleyen dağın tepesinde, Mostar’da gördüğümüz haçın bir benzeri var. Bu haç da tıpkı Mostar’daki gibi birçok yerden görülebiliyor. Kale yolunda, eskiden medrese olarak kullanılan bir kilise var. Küçük odalar, ortasında havuz bulunan geniş avlu, yuvarlak sütunlar, mumlar, papaz mezarları… Kapıda sıraya dizilmiş çocuklar dikkatimizi çekiyor. Başlarında öğretmenleri, ellerinde mumlarıyla kilise ziyaretine gelmiş anaokulu çocukları bunlar.
Çocuk: Dünyanın en güzel şarkısı. Öğretmenlerini takip ederek muhtelif Hristiyan ritüellerini uyguluyorlar. Bakışıp gülüşüyoruz, fakat öğretmenler bu bakışmadan pek memnun olmuyor. Bize göre medrese, onlara göre kilise olan mekândan ayrılıp kaleye çıkmak istiyoruz. Kalede de şehrin her yerine sinen gerginlik havası mevcut. Kale içine kilise inşa edilmek istendiğinden, sorunu kapıya kilit vurarak çözmeye çalışmışlar. Burçlara girilmiyor. Arnavutlar siyasi anlamda oldukça zayıf. Makedonlar, Avrupa Birliği’nden aldıkları fonlarla Üsküp’ü Hristiyan şehrine çevirmek için yoğun bir uğraş içindeler.

Aziz Bakire Meryem Kilisesi’nin bulunduğu cadde, turistlerin uğrak yeri. Her türlü yeme-içme ve dinlenme mekânları burada bulunuyor. Şehirdeki tüm ibadethaneler devlet kontrolünde olmasına rağmen kiliselerdeki temizlik, bakım ve güvenlik dikkat çekiyor. Camiler için aynı durum söz konusu değil. Üsküp’ün basık bir havası var. Makedonya’daki Arnavutlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri büyük acılar yaşamış. Tito döneminde de gördükleri baskı yüzünden bugün hâlâ sesleri çıkamıyor. O günlere dönmemek adına çok şeyden taviz vermişler. Açıkçası, halk diken üstünde. Makedonya bir kıvılcımla cehenneme dönecek hafızaya sahip ve bu kıvılcımın çıkması için uygun ortam hızla hazırlanıyor. Öğleden sonra Tetova şehrine gitmek için yola çıktığımızda bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlar nitelikte manzaralarla karşılaşıyoruz. Dağlara dikilmiş haçlar, yerleşim olmayan bölgelerdeki kiliseler, ormanlık alanlardaki çan kuleleri, hiçbir şekilde ulaşımı olmayan tepelere koyulmuş dev mumluklar, Müslüman köylerindeki kilise inşaatları din savaşı adı altında yeni bir harita çizmek için kurgulanmış gibi.

Tetova / Kalkandelen

Üsküp’e 50 kilometre uzaklıktaki Tetova (Kalkandelen) yolunun tamamı otoban. Ülkenin önemli kısmı ormanlık olduğu için yol boyu yeşillikler içine kurulmuş köyleri görüyoruz. Yol üzerinde hangi gerekçeye uygun olduğunu hâlâ anlayamadığımız bir gişe sistemi var. Şehir giriş ve çıkışları arasında da gişe var. Geçiş ücretleri çok düşük olmasına rağmen gişe sıklığı rahatsız edici boyutlarda. Yarım saatlik yolculuğun ardından Tetova’ya giriyoruz. Şehrin girişinde Makedonca, Arnavutça ve Türkçe “Hoş geldiniz!” yazısını görmek tebessüm ettiriyor. Şehir oldukça eski ve Türk nüfusu azımsanmayacak kadar fazla. Adres sorduğumuz bir adamın “Türk müsünüz kardaş?” demesiyle “Bu kadarını da beklemiyorduk!” diye gülüşüyoruz. Pena Nehri’nin kenarına kurulmuş Alaca Camii’nin büyük bahçesinin ortasından öğrencilerin şaşkın bakışları altında geçiyoruz. Hemen karşımızda lise dengi bir okul var ve tam da okul çıkış saatine denk geliyoruz. Şehir oldukça küçük ve insanlar birbirini tanıyor, yabancı hemen fark ediliyor. Fakat böylesine bir farkındalık şaşırtıyor bizi.


Alaca Camii bir Osmanlı mimarisi. XV. asırda yapılmış. Duvar ve sütunlarındaki işlemeler, boyalar çok etkileyici. Cami, birçok sanat tarihçisin uğrak yeriymiş ve renkleri de yapıldığı günden beri orijinalliğini korurmuş. Yumurta, ağaç kökleri ve muhtelif bitkilerden yapılan karışımla elde edilen renklerin aynı zamanda yapıya ismini de verdiği söyleniyor. Avlusu ve avlunun açıldığı, altından nehir akan muhteşem bir bahçesi var. Bölgeden ayrılıp birkaç kilometre uzaklıktaki Harabatî Baba Tekkesine gidiyoruz. Tekke önünde pazar kurulmuş. Neredeyse üç tezgâhtan birinde pırasa satılıyor. İnsanlar çuvalla pırasa alıyor. Tekkenin avlusu oldukça büyük ve sakin. Çok çeşitli ağaçlar var ve dökülen yapraklar her yeri kaplamış. İçinde bir cami karşısında Hz. Ali ve Pir Sultan’ın temsili resimlerinin olduğu bir Bektaşî Dergâhı da var. Bir de zamanında karantina olarak kullanılmış, mavi renkli bir ev. Harabatî Baba konumundan vazgeçip derviş olmaya karar veren bir Osmanlı paşasıymış. Bu tekkeye yerleştikten sonra merkez tarafından serseri olarak adlandırılmış. Burası özü itibarı ile Bektaşî tekkesiymiş. Fakat Üsküp’te yaşanılan Müslüman-Hristiyan gerginliği, burada da Alevi-Sünni gerginliği olarak baş göstermiş. Tekkenin bazı kısımları yanmış. Tekkenin içindeki büyük Amerikan bayrağı dikkatimizi çekiyor. Kosova’daki Amerika ilgisinin bir benzerini Tetova’da görüyoruz. Türbe içinde bir takım siyasi ve dini sıkıntılar yaşansa da tekke, turistik açıdan ilgi gören bir yer olma yolunda ilerliyor. Sokaklarda iki üç saat gezinip Ohrid’e doğru yola çıkıyoruz.

Ohrid

Tetova’dan çıkıp Gostivar üzerinden Ohrid (Ohri) yoluna giriyoruz. Gostivar şehrinden sonra otoban bitiyor ve dağ yolu başlıyor. 100 km’lik yolun büyük kısmını bu dağ yolu oluşturuyor. Ohrid, Makedonya’nın güney batısında, Arnavutluk sınırında, kenarına kurulduğu gölden ismini almış, küçük turistik bir şehir. Nüfusu elli beş bin ve dört bini Türk. UNESCO tarafından korumaya alınmış. Türkiye’de yayınlanan bir Rumeli dizisinin çekimleri de bu şehirde yapılmış. Şehir meydanındaki caminin imamı Türk Diyanet İşleri tarafından gönderilmiş. Meydandaki fıskiyenin önünden başlayıp göl kenarında son bulan ve trafiğe kapalı olan cadde, Ohrid’nin diğer tüm caddeleri gibi mimari harikası. Göl kenarındaki küçük bir balıkçı teknesine oturup şehri seyretmek tüm yol yorgunluğumuzu alıyor. Akşam saatleri ve güneş batmak üzere… Şehir dik bir yamaca kurulu olduğu için muhteşem görünüyor. Göle vuran şehir silueti karşısında uzun süre hareketsiz kalıyoruz. Sokakları temiz, bakımlı ve tarihi dokunun korunmasına özen gösterilmiş. Yollar hep bir tepeye çıkıyor. Biz de ara sokaklarda gezinip tepelere doğru ilerliyoruz. Zirvede bir kale, bir de kilise mevcut. Güneş batmak üzere. Göle vuran siluet, gökyüzündeki kızıllıkla birleşiyor. Eski evlerin arasından yapılan arkeolojik kazılarda bulunan kalıntılar üzerine inşa edilmiş St. John kilisesine giriyoruz. Kilise içinde yapıldığı ilk dönemlerden kalma taşlar ve figürler(freskler) mevcut. Kilise, oldukça farklı bir estetiğe, oval çizgilerin yoğun olduğu bir mimariye sahip. Kilisenin hemen karşısında kale var. Hava karardığı için ve kale içinde çalışma olduğundan kapıları kilitli. Kış aylarında olduğumuz için etrafta turist yok. Yerleşik nüfusu elli beş bin olmasına rağmen yaz aylarında bu rakam on katına çıkabiliyormuş. Sedef taşı şehrin simgelerinden. Kuyumcular ağırlıklı olarak bu taşı satıyor. Tekne turlarıyla adanın diğer taraflarına da gidiliyor. Tito’nun yazlığı da bu şehirde. Köftesi meşhur ve lezzetli. Makedonya’nın su şişeleri çok hoşumuza gidiyor ve içtiğimiz suların şişelerini İstanbul’a götürmek üzere bavullarımıza koyuyoruz. Ohrid’nin insanı içine alan bir havası var. Daha şehirden ayrılmadan tekrar gelmenin planlarını yapıyor, o tepeden güneşin yeniden doğacağı günü hayal ediyoruz.

Geç saatlerde Saraybosna’ya dönmek için Ohrid’den ayrıldığımızda, artık ekip için geleneksel hale gelen kayboluşlardan birini daha yaşayıp, Yunanistan sınırına yakın, ormanlık bir alana giriyoruz. Bir saat sonra Ohrid’ye dönebildiğimizde, bu yolcuktaki en büyük kayboluşu yaşadığımızı sanıp halimize gülmemiz, görenler tarafından garip karşılanıyor. Akşam 9 sularında izlediğimiz yol olan ( Üsküp, Niş, Belgrad, Tuzla, Saraybosna) üzerinden bu kez şehirlere uğramadan geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. En azından bu niyetteyiz. Sonunda, sabaha karşı Belgrad’da tüm gezi boyunca yaşadığımız en büyük kayboluşu yaşıyoruz. Issız sokaklar, gecekondu mahalleleri, yorgunluk, uykusuzluk, gülme krizleri… Sabahın dördünde ve fabrikaların olduğu, tek bir evin olmadığı caddede şehir merkezini arama çalışmaları… “Birine mi sorsak acaba?” ile başlayan ve artık tepki bile veremediğimiz ilginç fikirlerimiz… Belgrad Belediyesi’ne ait çöp kamyonunun arkasına yanaşıp “Kesin çöpçüler bilir!” diyerek noktaladığımız kriz provaları ve nihayetinde Belgrad’ın asırlık çınar ağaçlarıyla bölünmüş yola duyduğumuz hayranlığın, yolu bulmamızdan daha ilginç gelmesi…

Her şey güzeldi. Yolculuğumuz güzeldi. Dostlarımız güzeldi. Kır çiçeklerinin ağıtı güzeldi. Aslında biz bu yolculuğu önce kalplerimizde, sonra da zihinlerimizde yaptık. Bu yazılanlar, yaşadıklarımızın zekâtı bile değil. Yine de bir yerlerde anısı kalsın istedik.

Teşekkürün büyüğü yol ekibine: Balkanlarda geçirdiğimiz her gün yanımızda olan mihmandarımız Enes Sezer’e; İstanbul’dan çıkarken reisliğine biat ettiğimiz güzel insan Âdem Tuzcu’ya; ekibe son anda katılmasına rağmen bu tempoya ayak uydurma başarısını gösteren geleceğin adalet dağıtıcısı Ahmet Kaynar’a; Saraybosna’da kaldığımız süre içinde evinin kapısını bile kapatmayan ve ne zaman geliyoruz diye arasak, “Anahtar üzerinde abi…” diyen aziz kardeşimiz Ramazan Özcan’a ve her gidişimizde sıcak dostluklarını hissettiren Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nin değerli öğrencilerine teşekkür ederiz.

Yazılacak onlarca isim var. Tebessüm ettiğimiz, birlikte sohbet ettiğimiz, aynı yolda yürüdüğümüz tüm arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.

En yakın zamanda Makbule ablanın çay ocağında, Moriç Han’da, Ferhadiye’de, Saç Börek’de, Plevi Leptır’da, Turkuaz’da, Vrelo Bosne’de, Igmanu’da ya da Sarajevo’nın sokaklarında buluşmak üzere. Sizin selamınızla; “Allahimanet!”

Not düşelim: “Yollar Bize Memleket” yazı dizisi, sonraki yazı olan genel Balkanlar değerlendirmesiyle son bulacaktır.

Yazının 1. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:
Yazının 3. Bölümüne buradan:
Yazının 4. Bölümüne buradan:

Yazar Blogları için:
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com

No comments yet

18
Aralık

4 Ülke 8 Gün. Yollar Bize Memleket [4]


Yazanlar: Gökhan Şimşek – Nurdal Durmuş

Gorajde şehrine gitmek için Srebrenica’dan ayrıldığımızda, sırtımızdaki yükün ne olduğunu anlamlandırma çabasındaydık. Yazılı ve sözlü gelenek hep şunu söyler: Suyun olduğu yerde hayat vardır, su varsa sorun yoktur. Bosna Hersek’i tek kelimeyle özetlememiz istense, herhalde su deriz. Hangi yöne gidilse mutlaka su ve suyun yeşerttiği yaşam alanlarıyla karşılaşırsınız. Suyun temel özellikleri dışında bir de hafızası var sanki. Hiçbir olayı unutmayan, başkalarına anlatmak için akan, sürekli artan, arttıkça değerinden bir şey kaybetmeyen bir hafıza. Drina, Tuna ve Sava’nın anlattığı çok şey var. İsterseniz birlikte dinleyelim.

Gorajde
Bosna Hersek’in doğusunda, başkente 2-3 saat mesafedeki Gorajde (Goražde) şehrine giderken de Sırp Bölgesi’nden geçtiğimiz için, Srebrenica yolunda karşılaştığımız manzarayla karşılaşıyoruz. Şehre ulaşım kolay değil. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi Bosna Hersek’te otoban yok denecek kadar az. Bunun dışındaki tüm şehirlerarası yollar tek şerit. Bölge dağlık olduğu için mesafeniz belli olsa da zaman konusunda net şeyler söyleyemiyorsunuz. Bu yüzden öteden beri turist çeken şehirler dışındaki şehirlere rağbet edilmiyor. Muhteşem doğasına rağmen Gorajde’de bunlardan biri. Şehirde turistik tesis yok, fakat kurşun izlerini görmek için şehre gelen insanlar olduğunu duyunca açıkçası hiç şaşırmıyoruz. Şehrin girişindeki küçük tepeye, büyük harflerle yazılmış ve uzaklardan da görülebilen “Tito” ismi, psikolojik harbin hâlâ devam ettiğinin en büyük işareti. Yolun iki tarafında da yanmış, boşaltılmış, kullanılmayan evler var.

İç savaş öncesi hemen hiç kimse tarafından bilinmeyen, az sayıdaki nüfusuyla kendi halinde bir yerleşim birimiyken; Sırp saldırılarına direnen Boşnakların destansı mücadelesiyle kamuoyuna adını duyurmuş, bugün yine bir caddeden oluşan merkezi, az sayıdaki nüfusunun büyük bir kısmı yaşlı olmasına rağmen en çok da işsizlik oranının yüksekliği ile bilinen bir şehir Gorajde. Şehrin hemen her yerinde şarapnel izlerine rastlamak mümkün. Bütün sokaklar ve duvarlar bu izlerle dolu. Üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen duvarlarda kurşun izleri olmasının da sebebi bir var. Bu izlerle yaşamak, bir anlamda Sırp saldırılarını hem dünyaya hem de gelecek nesillere örnek göstermek için diri tutmak anlamına geliyor. Gorajde, yüksek dağların arasında kurulu ve Drina Nehri tarafından ikiye bölünmüş cennet parçası. Sırbistan sınırına yakın olan diğer tüm Bosna şehirleri gibi Gorajde’de yoğun saldırılara maruz kalıp, şehri çevreleyen dağlardan 3 yıl boyunca vurulmasına rağmen düşmemiş. Nehrin iki tarafını birbirine bağlayan köprünün altına, derme çatma bir yürüme yolu var. Bugüne kadar hiçbir yerde benzerine rastlamadığımız bu yolun ne olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap hayli ilginç. Keskin nişancılar hareket eden her şeye ateş ettiği için, onlarca insan ölümü göze alıp, sırf şehir ikiye bölünmesin, ulaşım bir şekilde sağlansın diye, köprünün altına halatlardan yol yapmış. Bu sayede savaş boyunca, özellikle gece vakitlerinde, karşıdan karşıya geçişlerde can güvenliği sağlanmış.

Şehir, oldukça yavaş işleyen onarım ve toparlanma sürecinden geçiyor. Aksaklığın sebeplerini şöyle sıralayabiliriz: Öncelikle bölgede önemli oranda Sırp nüfusu var. Gorajde Sırp Özerk Bölgesi’ne sınır ve Sırbistan’a oldukça yakın. Genç nüfus savaşta kaybedildiği için yaş ortalaması oldukça yüksek. Federasyon bürokrasisinin de şehir üzerinde ciddi yaptırımlar uygulayamaması şehrin değişkenlik dinamiğini frenliyor. Bölgedeki sivil toplum kuruluşları da bu hazin tablonun değişmesi için ciddi çabalar sarf edemiyor. Şehir merkezinde Türkiye tarafından yaptırılan ve ismi Kayseri olan bir cami var. Gorajde halkı, savaşı iliklerine kadar yaşamış ve hatıralarını diri tutmak için çabalayan bir halk. Her şehirde duyduğumuz kan donduran hikâyeleri burada da duyuyoruz. Drina Nehri günlerce ceset taşımış. Ne zaman nehre baksak mutlaka cansız bir beden görürdük diyorlar. Şehrin vurulduğu tepelerde yer alan köyler Sırp köyleriymiş. Şehir merkezi ve merkeze yakın köylerde Boşnaklar yaşıyor. Yaslandığımız duvardaki kurşun izleri bu şehrin önsözü gibi: Yeterince mazlum, yeterince masum.

Belgrad / Beograd (Beyaz Şehir)

Bosna Hersek’in Tuzla şehri üzerinden Sırbistan sınırına doğru ilerliyoruz. Bosna içindeki yolculuğumuzun önemli kısmı Sırp Özerk Bölgesi’nde geçiyor. Neredeyse bütün yön levhaları Kiril alfabesiyle yazıldığı için, sınıra oldukça yakın olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede kayboluyoruz. Yol bizi dağlık köye çıkarıyor. Hava oldukça sıcak. Bahçe içindeki evler, çimenlerin üzerinde koşuşan tavuklar, türlü meyve sebze ağaçları içimizi ferahlatıyor. İhtiyar köylünün tarifiyle anlıyoruz 15 km. kadar ters yolda olduğumuzu. Yol boyu tabela faciaları devam ettiği için tekrar adres sormak durumunda kalıyoruz. Bu sefer iki yaşlı kadının tarifiyle yaklaşık 1,5 saat sonra Raça Sınır Kapısı’ndan Sırbistan’a giriyoruz. Sınır kapısı oldukça sakin, bizden başka kimse yok. Herhangi bir sorunla karşılaşmadan içeri giriyoruz. Ülke değişikliğinin belirtileri ilk andan itibaren kendini gösteriyor; Otoban yol başlıyor. Sırp Özerk Bölgesi’ndeki yön levhalarının aksine Sırbistan’daki levhalar ya Latin ya da hem Kiril, hem Latin harfleriyle düzenlenmiş. Sınır ile Belgrad arası 150 kilometre. Düz ve geniş bir ovanın ortasından geçiyoruz. Balkanların hiçbir yerinde görmediğimiz uzunluk ve genişlikteki bu ovanın tamamı tahıl üretimi için kullanılıyor. İlerlediğimiz yol uluslararası taşımacılığın da önemli geçişlerinden birini teşkil ediyor. Yol boyu Türk plakalı tırlarla korna, selektör ve biz Türklere has camdan el sallama işaretleriyle selamlaşıyoruz. Belgrad (Beograd) ışık şehri veya beyaz şehir anlamına geliyor. Osmanlı şehri ele geçirdiği zaman yerli halkın bir kısmını İstanbul’a, bugün Belgrad Ormanları denilen bölgeye göndermiş. Orman da adını bu göç eden insanlardan almış.

Şehrin girişinde oldukça yoğun bir araç trafiği var. Geniş caddeler, gri sokaklar, heybetli ve eski binalar. Tam anlamıyla sonbahar şehri ve her yer gri. Komün düzen sonrası nasıl olur sorusunun cevabını yollarda görebilirsiniz: Tito döneminden kalma arabalar, yeni arabalardan daha fazla. Daha aracımızdan inip şehre ayak basmadan kendimizi yakın çağın kollarında buluyoruz. Belgrad için mimari anlamda Doğu Avrupa’nın en önemli şehri diyebiliriz. Merkezde NATO uçakları tarafından vurulan birkaç büyük bina var. Neredeyse yıkılmak üzereler. Şehrin araç park sistemi oldukça farklı. Kapalı otopark dışında her park yerinin SMS numarası var. Aracı park edip mesaj atıyorsunuz ve park ücreti telefon faturasına yansıtılıyor. Belgrad halkı oldukça kültürlü. Hemen her yerde kitap evi, sanat evi ya da kültürel etkinliklerin organize edildiği alanlar var. Parklar, kafeteryalar ellerinde kitap olan insanlarla dolu. Bosna Hersek içindeki Sırp Özerk Bölgesi’nde gördüğümüz suratsız, iletişime kapalı, gözünü nefret bürümüş insan fotoğrafını pek görmüyoruz. Başkonsolosluğumuz şehrin merkezinde, biz de kendilerini ziyaret ediyoruz. Konsolosluk görevlilerinden aldığımız bilgiye göre iki milyon nüfuslu bu şehirde yüz seksen Türk yaşıyormuş. Bir Türk dönercisi, dil kursu ve baklavacı var. Türklerin önemli kısmını Belgrad Üniversitesi’nde okuyan öğrenciler ve iş adamları oluşturuyormuş. Üç işletmeyi de ziyaret ediyoruz. Baklavacıda Türk’e rastlamadık. Dönerci Nihat Bey Bursa’dan beş yıl önce gelip buraya yerleşmiş. İşletmesi konsolosluğumuza oldukça yakın. Burada yaşayan bütün Türkler birbirini tanır diyor ve bizi dil kursu öğretmeni Fatih Bey ile tanıştırıyor. Fatih Bey de iki yıl önce gelmiş. Türk Okulu açmak için girişimleri olan idealist bir öğretmen. Bizi Bayraklı Camii’ne götürüyor. Belgrad’da yıkılmamış tek Camii. Hemen arkasında da Şeyh Mustafa Türbesi var. Fatih Beye “Yıkılan eserlerimiz ne oldu, şimdi yerlerinde ne var, birinin yerini gösterir misiniz?” diye sorduğumuzda şu cevabı veriyor: “Bu şehirde yaşıyorum, yaşamak için sevmek zorundayım. Sorularınızın cevapları kalbimi acıtıyor, siz yarın gideceksiniz, ben burada o izlerle baş başa kalacağım. Sadece yıkılmış diyeyim, tekrar kalbimizi kanatmayalım.” Biz de yarayı deşmeden Fatih Bey ile vedalaşıp Sırpların Kalemegdan dediği Kale Meydanı’na gidiyoruz. Kale Meydanı, Belgrad Kalesi’nin üzerine yapılmış, içinde Damat Ali Paşa Türbesi de dâhil çeşitli heykel ve anıtları barındıran, Tuna ile Sava Nehri’nin birleştiği yere kurulmuş; festival, önemli gün ve gecelerin tertiplendiği, girişinde iki dünya savaşında da kullanılmış teçhizatların bulunduğu etkileyici bir yer. Stambol (İstanbul) Kapısı’ndan içeri girerek iki nehrin birleştiği yere hâkim tepede, kalenin taş kemerine oturup, insanların garip bakışlarına aldırmadan Osman Paşa marşı olarak da bilinen “Tuna Nehri akmam diyor. Etrafımı yıkmam diyor. Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor.” marşını yüksek sesle söylüyoruz. Kimse duymasa da nehrin bize eşlik ettiğini düşünerek, nehirlerin birleştiği yerde hoş bir sadâ bırakıp meydandan ayrılıyoruz.

Bu bizim için kolay olmuyor. Taş kemere oturup nehri izlerken bu şehrin elimizden kayıp gittiğini düşünmek, çocuğunu eliyle gömen bir babanın yaşadıkları gibi. Belgrad’da görülmesi gereken hemen her yer yürüme mesafesinde. Kısa mesafeli toplu taşıma araçlarına ücretsiz binilebiliyor. Otobüslerin tamamı elektrikli. Havanın kararmasıyla birlikte bu şehre neden ışıklar şehri denildiğini de anlıyoruz. İnsanı rahatsız etmeyen, oldukça estetik ışıklandırma sistemi var. Trafiğe kapalı Knez Mihajlova Caddesi’nden başlayıp Parlamento Binası, Skadarlija, Zemun Kulesi ve Büyük Katedral’e kadar yürüyerek şehri gezmek mümkün. Belgrad insanının en büyük özelliği, inanılmaz derecede Türklere benzemeleridir. Osmanlı’nın üç asır süren hâkimiyetinin en belirgin özelliği insanlar. Mimari olarak geride pek bir şey kalmasa da göreceğiniz binlerce insan, Osmanlı’nın izlerini taşımaktadır. Damarlarında gezinen kanı umut ışığı olarak görüp şehirle vedalaşıyoruz.

Geç saatlerde Belgrad’dan ayrılıp Niş şehri üzerinden Makedonya’ya gittik.
Devam yazımızda da Makedonya’yı okuyabilirsiniz.

Küçük bir not düşelim: Knez Mihajlova’dan Parlamento Binası’na doğru yürürken sağ tarafta kalan, büyük ve etrafında fıskiye olan heykelin önünde otuzüçlük, motifli tespih bulduk. Orada yaşayan ya da turist olarak giden birine ait olduğunu düşündüğümüz -hiç karşılaşmadık ama- bu tespihi sahibine ulaştırmak ve bu duyuruyu yapmak için yanımıza aldık. Umarız ki sahibine ulaşır.

Devam Edecek…
Yazının 1. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:

Yazar Blogları için:
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com

No comments yet

3
Aralık

4 Ülke 8 Gün. Yollar Bize Memleket [3. Bölüm]


Yazanlar:
Gökhan Şimşek
Nurdal Durmuş
Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.
Balkanlar’da hangi şehre giderseniz gidin, mutlak suretle özünüze ait bir şeylere rastlarsınız. Mimarisinden yaşam tarzına, insanından toprağına kadar her yerde bir iz vardır. Yabancılık çekmez, kısa sürede içselleştirir, bazen mutluluk, bazen de yoğun bir hüzün solursunuz rüzgârdan. Çabuk alışır, toprağın türküsüne eşlik edersiniz. Gördüğünüz rüya değildir. Bütün kasabalara, sokaklara aşinasınızdır. Dikkatli dinlerseniz, dağın taşın anlattıklarını duyar, o yollardan daha önce geçtiğinizi sanırsınız. Srebrenica hariç tüm şehirlerin hüznünü hissedersiniz. Srebrenica’da hissettikleriniz, daha önce bilmediğiniz bir duygudur, adını koyamazsınız. Hazırsanız, Avrupa’nın utanç başkenti Srebrenica’ya doğru yola çıkıyoruz.

Srebrenica
Saraybosna’ya 170-180 km. uzaklıktaki Srebrenica’ya doğru ilerliyoruz. Yolun tamamına yakını tek şerit ve dağlık. Yol boyu akan nehir ve sık ormanların içinde yaklaşık 3 saat sürecek yolun sonunda Srebrenica var. Saraybosna’dan çıktıktan hemen sonra Sırp Cumhuriyeti’ne giriyoruz. Sınırları neredeyse Saraybosna’nın içinde başlayan ve Sırbistan’a kadar uzanan, başkenti Banjaluka olan ve savaştan sonra bu statüye kavuşan bir yer burası. Önce alfabe değişiyor. Yön levhalarından, reklam panolarına kadar her yerde Kiril harfleri görüyoruz. Göze batırılan ikinci unsur bayrak. Basit bir sokak arasında bile büyük direklerden sallanan Sırbistan bayrağını görmek mümkün. Şunu peşinen söyleyelim: Bu kadar bayrağı Sırbistan şehirlerinde bile göremezsiniz. Bosna Hersek’in içindeyiz ama Sırp Cumhuriyeti’ndeyiz. Ülke; federasyon, cumhuriyet ve kantonlara ayrılmış durumda. Sırp Cumhuriyeti resmi olarak Bosna Hersek’in içindeki entite (özerk bölge) olarak gözükse de pratikte farklı bir ülke pozisyonu sergilemekte. Federasyon buraya müdahale edemiyor. Buranın tüm müfredatı, siyasi organları, yargısı, yasaması farklı işliyor. Yalnızca harita üzerinde Bosna Hersek’e bağlılar. Bunun dışında Bosna Hersek ile bir bağları yok desek yanılmayız. Bu bölge, Balkanların yeniden şekillenmesinde pazarlık unsuru olarak kullanılabilecek bir yer. Çünkü içinde yaşayanların büyük çoğunluğu Sırp ve kendilerini Sırbistan’a bağlı olarak görüyorlar. Yol boyunca dikkat çeken üçüncü unsur ise insansız bölgelerde bile kilise ya da çan kulesi bulunması. Saraybosna ve Srebrenica arasındaki bu yol her anlamda Sırp imgeleriyle dolu. Srebrenica, Bosna Hersek’in içindeki Sırp Cumhuriyeti’nde yer alan küçük bir kasaba.

Savaştan önce Srebrenica, doğal güzellikleri, sakin yaşantısı, kaplıca ve şifalı sularıyla meşhur, Sırbistan sınırında yer alan turistik bir kasabadır. Savaş öncesi nüfusu 30-35 bin civardadır ve bunun %95′i Boşnak’tır. Savaşın sonlarına doğru bölgeye Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne bağlı Hollandalı askerlerin gelmesiyle güvenli alan ilan edilmiş ve çatışmalardan kaçan sivil halkın sığınmasıyla birlikte nüfusu 100 bine kadar çıkmıştır. BM askerleri ilk iş olarak Srebrenica halkını korumayı garanti ederek, halkın silah bırakmasını istemiştir. Savaşın ilk yıllarında Sırp saldırılarına karşı mücadele veren ve Srebrenica’yı düşürtmeyen Boşnaklar, BM’nin bu teklifini kabul ederek kandırılmış, silahlarını teslim etmiştir. Tüm bu süreci anlamak için halkın geçirdiği ağır savaş psikolojisini ve bahsi geçen günlerin savaşın son dönemleri olduğunu, barış arayışları adı altında yeni haritaların şekillendirildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerekir. 1995 Temmuz’unda Ratko Mladic komutasındaki faşist Sırp ordusu, Srebrenica’yı almak için harekete geçer. BM askerlerinin karargâhı Potoçari kasabasında yer alan ve eskiden seri akü yapımının gerçekleştirildiği bir fabrikadır. Büyük depoları, geniş bahçesi ve idari binalarıyla birlikte, 450 kadar Hollandalı askerin kullandığı bir alandır. Sırp güçleri Temmuz başından itibaren Srebrenica’ya taciz atışında bulunur. Bu atışlardan bazıları BM karargâhının yakınlarına isabet eder. BM askerlerinin komutanı Thom Karremanes durumu BM askeri merkezine bildirir. BM merkezinden Srebrenica ve Karargâhı korumak için savaş uçakları havalanır ve bu uçaklar yakıtlarının bittiği gerekçesiyle Srebrenica’ya ulaşmadan geri döner. Srebrenica artık ağır silahlarla vurulmaya başlanmıştır. Kasabada yaşayan herkes BM’in karargâh olarak kullandığı akü fabrikasına sığınmak ister. 10 Temmuz günü Srebrenica ve Potoçari arasındaki 7-8 kilometrelik yol mahşer yeri gibidir. Her yaştan binlerce insan karargâhı doldurur. Bazı insanlar da yoğunluktan ötürü içeri giremez. Sayısı bilinmese de yüzlerce insan da dağ yollarını kullanarak Boşnak bölgelerine geçmek için ormana doğru ilerler. Srebrenica halkının, BM güvencesine sığınmaktan başka seçeneği yoktur. Sırplar da on kadar BM askerini esir almıştır. Mladic ve Karremanes arasında pazarlık başlar. Buna göre;

- Karargâha sığınan tüm insanlar Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Halkın tüm silahları toplanacak ve Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Srebrenica, tek kurşun sıkılmadan Sırp askerlerine teslim edilecektir.

Srebrenica ve üzerinde yaşayan herkesin teslim olması istenmektedir. Mladic ve Karremanes antlaşmayı şampanya ile kutlar. Ratko Mladic, boşaltılmış Srebrenica sokaklarında, Boşnak imgeleri yer alan sokak tabelalarını söktürerek gezerken, tarihe soğuk damga gibi kazınan şu sözleri sarf etmiştir:

“İşte bugün, 11 Temmuz 1995. Sırp Srebrenica’dayız. Kutsal günümüzden hemen önce burayı sonsuza dek Sırp milleti’ne armağan ediyoruz. Müslümanlara karşı yükselişimizi gösterip Türklerden öcümüzü alarak.” ( Bu topraklar asırlar boyu Osmanlı’nın elinde kaldığı için Boşnaklara “Türk” de denilmektedir.)

11 Temmuzda Sırp askerleri karargâha gelir. Neredeyse üst üste yığılmış vaziyette, aç susuz ve terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan insanlara kendini tanıtır Sırp Komutan:

“Merhaba. Ben General Ratko Mladic. Hepiniz güvendesiniz, korkmayın!”

Bu mazlum insanların tutunacak hiçbir dalı kalmamıştır artık. Önce kameralar gelir ve Mladic çocuklara şeker dağıtır, bir iki kadınla sohbet edip dertlerini dinler. Mizansen tüm unsurlarıyla eksiksiz işletilir. Ardından 30 otobüs gelir kampa ve “Hepinizi güvenli bölgeye ulaştıracağız.” sözü verilir. Güvenli bölgeden kasıt Boşnak kontrolündeki Tuzla Bölgesi’dir. İnsanlar otobüslere doğru hareket eder. Bir tuhaflık vardır. Otobüslere yalnızca kadınlar ve bebekler bindirilir. Erkeklerin tümü “Kimlik kontrolü yapıp, ardından serbest bırakacağız.” yalanıyla karargâhta tutulur. Bir kısım kadın ve bebek otobüslerle güvenli bölgeye taşınır ve bu da kameralar tarafından çekilip Sırpların aslında uluslararası savaş kurallarına uygun hareket ettiği imajı oluşturulur. 7 yaşından 70 yaşına kadar karargâhtaki tüm erkekler de 50 – 100 kişilik gruplara ayrılıp, onlarca farklı bölgeye transfer ettirilir. Geride kalan genç kadınların çoğuna da Sırp askerlerce tecavüz ve işkence edilir. Bazı kadınlar bu durum karşısında karargâhta intihar eder. Tüm bunlar olup biterken BM askerleri hiçbir şey olmuyormuşçasına, yalnızca kendi güvenliklerinin derdine düşmüştür. Olaya seyirci kalırlar. Farklı bölgelere transfer edilen erkeklere herhangi bir sorgulama yapılmaz. Küçük gruplara ayrılan Sırp askerleri, yakın tarihin en büyük katliamlarından birine imza atar. Ormanlık alanlar, kullanılmayan binalar ve mağaralar, Boşnak erkeklerinin transfer edildiği yerlerdir. Sırplar, bu katliamları işlerken kendilerine has bazı teknikler de uygular. Örneğin 50 kişilik bir grup infaz edilecektir. Elleri arkadan bağlanmış 45 insan teker teker öldürülür, hepsi birbirinin ölümünü izler. Sonra o beş kişiye mezar kazdırılıp, cesetlerin topluca mezara atılması emredilir. Kafalarına silah dayanmış bu insanlar da söylenenlere harfiyen uyar. Çünkü onlara söylediklerimizi yapmazsanız karargâhtaki kadın ve çocuklarınızı da öldürürüz denmiştir. Çaresiz üst üste gömerler ölüleri ve mezarın kapatılması esnasında enselerine bir kurşun sıkılıp, çukura itilirler. Yine başka bir yerde de kullanılmayan evin içine doldurdukları insanları önce kurşuna dizip ardından binayı yakarak güya iz kaybettirirler. Dağlara kaçan insanları yakalamak için dağı taşı bombalar, dağ çıkışlarını tutar; BM askerlerinin üniformalarını giyip “Korkmayın bize sığının!” diye bağırır, bağırtırlar. Bağırtırlar diyoruz çünkü bu yolla kaçmaya çalışan insanların aileleri ellerindedir ve “Eğer büyük oğluna buraya gelmesi için bağırmazsan, küçüğünün kafasına sıkarız.” gibi tehditler yapılmaktadır. Nihayetinde iki üç gün içerisinde Srebrenica’da 10.000 kadar Boşnak erkek bu şekilde öldürülüp toplu mezarlara gömülür. (Bugün hâlâ bulunamamış ve var olan sınırlar korunduğu müddetçe de bulunması çok zor olan toplu mezarlar vardır.) ‘Bu katliam işlenirken Boşnak ordusu neredeydi?’ diye bir soru doğabilir. Öncelikle şunu söyleyelim, Bosna’nın her bölgesinde çatışma ortamı vardı ve çatışmalar kimi yerlerde Sırp, kimi yerlerde Hırvat ordusu ile bölge halkı arasında geçiyordu. Srebrenica halkı kandırılıp silah bıraktırıldığı için direniş gösteremedi. Boşnakların, Sırplar gibi bir ordusu, ordu kültürü yoktu. Sırplar, Yugoslavya zamanında da askeri alanda tek hâkimdi. Sırp saldırılarının başlamasıyla kendiliğinden ve tamamı halktan oluşan Boşnak Armija’sı kuruldu. Srebrenica’da ise böyle bir katliam beklenmiyordu. Yine de bazı birlikler Srebrenica’yı çevreleyen dağın etrafındaydılar. Sayıları çok azdı. Herhangi bir müdahalede bulunamadılar. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Sırpların Srebrenica’ya girdiğinden haberdardılar; ama orada ne olup ne bittiğini bilmiyorlardı. İçeri girmelerinin nasıl bir sonuç doğuracağını kestiremediler. Çünkü orası BM garantisindeki güvenli bölgeydi. İkincisi de dağlara kaçan insanlar. Yüzlerce insan dağlardaydı. Açılacak bir ateşte bu insanlar da ölebilirdi. Bu yüzden bir şey bilmeden ve yapamadan beklediler.

Tüm bu duygularla giriyoruz karargâh olarak kullanılan akü fabrikası ya da diğer adıyla Potoçari Toplama Kampı’na. Yukarıda anlattıklarımız sanki dün yaşanmış gibi. Her şey çok canlı. Müthiş bir karamsarlık yağıyor tavanlarından. Ana kapıdan büyük hangara giriyoruz. Yüksek tavanlı, içerisinde anı odası bulunan ve toplu mezarlardan çıkartılan birkaç parça eşyanın sergilendiği bir yer. Hiçbir şey bilmeseniz de sizi buraya getirseler, yaşayacağınız tek şey yine büyük bir karamsarlık olur. Karargâhın her yerini geziyoruz. Askerlerin yaşadıkları yer fabrika zamanının idari ofisleri. Fabrika girişinde büyük harflerle yazılmış UN yazısı hala duruyor. İnsanların toplandığı alan da arka tarafta kalan çimenlik. Fabrikanın tam karşısında da Potoçari Şehitliği var. Toplu mezarlardan çıkartılan cesetlerin her yıl 11 Temmuz’da törenle defnedildiği mezarlık. Bize göre bu iki yapı Batı zihniyetini temsil etmektedir. Potoçari Toplama Kampı ve Potoçari Şehitliği arasında bir dakika durup sağa sola bakarsanız Batı’nın ne olduğunu da görebilirsiniz.

Şehitlik girişinde yine küçük bir anı odası, açık hava mescidi ve 8372 yazılı anıt var. Bu rakam iki-üç günlük sürede katledildiği tahmin ve tespit edilen insan sayısı. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmadığı için gerçek sayının ne olduğu hiçbir zaman bilinemeyecektir. Şehitliğin tamamı Boşnak erkeklerinden oluşuyor. Yalnızca bir Sırp var. O da toplu mezarlardan çıkmış. Ya dilsizdi, ya da zalimden yana olmak istemedi, bilmiyoruz, fakat o da şehitlikte yer alıyor. Bir de 22 yaşında kadın var. İki haftalık evliymiş. Kocasıyla birlikte dağ yolunu kullanarak kaçmak istemiş. Yakalanmışlar, sonrası malum. O da toplu mezarlardan çıkartılmış.

Srebrenica, tam anlamıyla hayalet kasaba. Merkezi çok küçük, sokakta kimse yok. Savaş öncesi %95 olan Boşnak nüfusu bugün % 5 civarlarındaymış. Bunlar da ağırlıklı olarak köylere dağıtılmış. Merkeze 30 kilometre uzaklıkta ve Sırbistan sınırına birkaç yüz metre mesafedeki Boşnak köyünü ziyaret ediyoruz. Köye ulaşmak oldukça zor oluyor. Bölgedeki diğer Boşnak köyleri gibi yolları çok kötü. Köy meydanında, savaş zamanı öldürülen 160 insanın isimlerinin yazılı olduğu büyük bir anıt var. Bugün köyde 50-60 kadar insan yaşıyor. Bunların yarısı yaşlı kadın, birkaç da çocuk var. Köye ilk ayak basan Türkler bizmişiz. Özlemle kucaklaşıyoruz direnen bu insanlarla. Elimizdeki Türk bayrağını alıp şehitliğe asıyorlar. Yaşlı kadınlar bizi görünce ağlıyor, sarılıp eşlik ediyoruz gözyaşlarına bu nur yüzlü teyzelerimizin. Erkeklerin hepsi dağa kaçıp hayatta kalmış. Kaçış hikâyelerini dinliyoruz, damarlarımızdan kan çekiliyor. Anlatmaya başlıyor bir adam: “İki buçuk ay dağda saklandım, ot yedim, yaprak yedim. Çoğu kez askerleri gördüm, gece gündüz kaçtım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Müslüman bölgesine ulaştığımda ayakkabılarım, kıyafetlerim derime yapışmıştı. 40 kiloya düşmüştüm…” Diğer erkeklerin de hikâyeleri böyle. Kendi imkânlarıyla yaptıkları ufak bir binaları var ve o bina köylünün can damarı. Binayı çok yönlü kullanıyorlar. Okul, sağlık ocağı, muhtarlık… Bizi de orada misafir ettiler. Akşamdan önce başka bir köye gitmek için ayrıldık. Gittiğimiz köydeki manzara da bir öncekinden farksızdı. 7 kişinin yaşadığı bir köye gittik. 4 küçük kız, anne, baba ve teyze. Barakada yaşıyorlar. Hikâyeleri farksız. İstanbul’a davet ettik aileyi, gelemeyiz dediler. Oğulları bu sene çıkartılmış toplu mezardan, 11 Temmuz’da defnedilecekmiş. Biraz da yüzümüzü kızartıp “Neden gitmiyorsunuz buralardan?” dedik. Bu soru karşısında hem bizi utandıran hem de umutlandıran şu cevapları duyduk her birinden: “Atalarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz buralarda öldü, biz de buralarda öleceğiz. Buralardan gidersek, yalnızca bedenlerimizi değil, buraya umut bağlamış insanların umutlarını da götürürüz. Bu yüzden ölene dek buradayız.” Bu cevap aslında şu manaya geliyordu: Sizler de kucağınızdaki meyve tabaklarıyla burayı izleyecek değilsiniz, bir gözünüz, bir eliniz burada olmalı. Burayı sahiplenmelisiniz.

Bugün Srebrenica ve Potoçari’de bin kadar Boşnak yaşıyor ve bu insanlar çok yakın tarihte katliam geçirmelerine rağmen orayı terk etmiyor. Üstelik hiçbir resmi kurumda çalışmalarına müsaade edilmeden, sürekli baskı altında hayat sürüp kaybedilmiş bir toprağa adeta umut ekiyorlar. Potoçari ve Srebrenica’nın köyleri; nitelikli hareket, onurlu yaşayış ve esas duruş nasıl olur sorusunun cevaplarını taşımaktadır.

Devam Edecek…

Yazının 1. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:

Yazar Blogları için:
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com

No comments yet

30
Kasım

4 Ülke 8 Gün “Yollar Bize Memleket! [2]“


Yazanlar:
Gökhan Şimşek
Nurdal Durmuş

Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.


Balkanlar, özellikle yaz aylarında, aynı gün içinde iki üç mevsimi bir arada yaşayabileceğiniz bir yer. Kasım ayı olmasına rağmen, bu mevsimde pek görülmeyen sıcak bir havayla karşılaşıyoruz. Gece yarısına doğru Visoko şehrinde kalacağımız pansiyona yerleşiyoruz. Ertesi sabah Konjic, Mostar, Potiçel ve Dubrovnik’i kapsayan bir programımız var. Kaldığımız pansiyon; şehrin dışında, dağ köylerine benzeyen, kapısında nehir akan ve bahçesinde muhtelif sebzelerin yetiştirildiği bir yer. Sanki içinde büyük hüznü ve umudu barındıran Visoko’nun tüm ağırlığına paratoner olmak için yaratılmış bir alan.

Visoko ve Konjic:

Visoko, Bosna Hersek’in 30 km’lik tek otobanının çıkışında, Saraybosna’ya 30 dakika mesafede küçük bir şehir. Son yıllarda Mısır piramitlerine benzeyen dağıyla turistik bir bölge olmak için çabalamasına rağmen neredeyse hiç gelişmemiş. Toplu mezarları araştırma komisyonu ve kazılardan çıkartılan parçaların getirildiği DNA merkezi de bu şehirde yer alıyor. Merkezin müdürü ile yaptığımız görüşme esnasında duyduklarımız karşısında uzun süre kendimize gelemiyoruz. Savaş sonrası toplu mezarlardan 21.500 insan çıkartılmış ve defin işlemleri yapılmış. 15.000 insanın da hâlâ toplu mezarlarda olduğu tahmin ediliyormuş. Toplu mezarların büyük bölümü Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti’ndeymiş. Araştırma komisyonu ve kazı heyetinin tamamı Amerikalıymış. Her yıl 11 Temmuz’da düzenlenen anma ve defin gününe 600-700 civarında, kimliği tespit edilmiş insanın naaşı toprağa veriliyormuş.
Mezarlığın içindeki ayrı bir alan dikkatimizi çekiyor. Mezar tahtalarında yalnızca numaraların olduğu ve şeritlerle çevrilmiş bu alan, toplu mezarlardan çıkartılıp kimliği henüz tespit edilemeyen, ailesine ulaşılamayan ya da parçaları tamamlanamayan insanlara aitmiş. Bu mezarlardan çok sayıda olduğunu söyleyebiliriz. Binlerce kadının, binlerce çocuğun pencere önlerinde bir haber beklediği bir mezarlık bu… Savaş sırasında ölen insanların kayıt bilgileri de bu merkezde tutuluyor. Üç haftalık yolculuğun ardından, Bosna’daki cepheye ulaştıktan bir hafta sonra, çapraz ateşte kalıp son nefesini veren ve Türkiye’nin Bosna Hersek’teki ilk şehidi olarak bilinen Selami Yurdan’ın defin kâğıdını da bu merkezde bulup, kâğıdın bir fotokopisini de Selami ağabeyin aziz hatırasına yanımıza alıyoruz. DNA merkezinin içinden, müdür beyin özel izniyle kemik parçalarının birleştirildiği odalara giriyoruz. Buraya dair söyleyeceğimiz çok fazla şey yok. Ayaklarımızın bağı çözülüyor ve duyduğumuz ağır koku, rüyalarımıza kadar giriyor.
Var olan siyasi haritalar değişmediği müddetçe birçok mezara ulaşılamayacağının bilinci ve hüznüyle DNA merkezinden ayrılıp “Visoko 92 Şehitler Ailesi” adlı yerel yardım kurumunu ziyaret ediyoruz. İki kadın tarafından yönetilen, eşi savaş sırasında ölmüş mağdur kadınlara destek vermek amacıyla kurulmuş bir dernek burası. Dernek yöneticisi hanımefendilerin eşleri de savaş sırasında ölmüşler. Dernek yöneticileri ile birlikte şehirdeki bazı kadınları ziyaret ediyoruz. Hemen hepsinin kan donduran hikâyeleri var. Kimi mahallesindeki erkeksizlikten ötürü kocasını kendi elleriyle gömmüş. Kimi mezardan cesedini çıkartırlar diye ormanlık alana saklamış. Kimi de hala DNA merkezinden bir haber bekliyor. Visoko, Bosna Hersek’in diğer tüm şehirleri gibi ortasından nehir akan bir şehir. Nüfusun çoğunluğu Boşnaklardan oluşuyor. Balkanlarda yiyebileceğiniz en güzel köfte ve böreği burada bulabilirsiniz. Bildikleri tek Türkçe kelimeler “Ben Türküm, Osmanlıyım!” olan güzel insanlara rastlayacağınız, merkezi dâhi kasabaya benzeyen bir şehir burası. Geceyi geçirdiğimiz pansiyondan yola çıkmak için hazırlandığımızda henüz güneş doğmamıştı. Bir saatlik yolculuğun ardından Konjic şehrine ulaştık. XVII. yüzyılda IV. Mehmet tarafından yaptırılan ve yaşadığı savaşlar neticesinde ağır hasar gören, Mostar Köprüsü’ne çok benzeyen ve geçtiğimiz yıllarda da TİKA tarafından restore edilen köprünün önünde, arabamızın ön kaputuna gazete kâğıdı sererek hazırladığımız kahvaltı, sisli bir sabahın balkanlardaki en lezzetli anı olarak kalıyor zihinlerimizde. Köprünün birkaç yüz metre gerisinde topçu ateşiyle yıkılmış ve hala onarılmayan bir minare ile savaşta hiç hasar görmeyen çan kulesinin yan yana duruşu şehrin ve Bosna’nın tüm fotoğrafını temsil ediyor.
Konjic, bugün hâlâ mayınlı arazilerin bulunduğu ve can aldığı bir şehir. Muhteşem doğasının yanı sıra, yoğun bir dağlık alana ve küçük çaplı kanyonlara da sahip. Tito’nun 50-60 yıl önce yaptırdığı ve geçtiğimiz yıllarda keşfedilen sığınak da bu şehirde yer alıyor. Sığınağa gittiğimizde kapıdaki görevliler henüz turizme açılmadığını ve bu sebeple ziyaret edemeyeceğimizi söylüyor. Sığınağın, elli kadar insanın altı ay boyunca oksijen ve sıvı ihtiyacını karşılayacak şekilde tasarlandığı söyleniyor. Hersek, Neretva Irmağı’nın kenarına kurulu olan Bosna içindeki bölgeye verilen ad. Konjic de Hersek sınırları dâhilinde, azımsanmayacak kadar Hırvat nüfusa ev sahipliği yapan bir şehir. Buradan Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Güneye indikçe artan Hırvat nüfusu ve muhteşem doğa manzarasıyla birlikte yolculuğumuz devam ediyor. Yolumuz uzun, hikâyemiz de öyle.

Mostar

Neretva Irmağı’na yansıyan ahşap ev siluetleri, sakin balıkçı tekneleri, yakından geçen trenin uğultusu ile ırmağın aktığı yöne doğru giden tek şeritli yol üzerinden şehre ilerliyoruz. Daha şehre ulaşmadan, psikolojik savaşın sembolü konumundaki, Mostar’ın en yüksek tepesine kurulmuş ve kutsiyet atfedilerek artık geri dönüşü çok zor olan bir olayın kahramanı rolündeki dev haç figürü ile karşılaşıyoruz. İtiraf etmek gerekirse bu manzara karşısında canımız sıkılıyor. Bir dinin sembolünün var olması değil bu. Göze sokulan şey, bu şehrin gerçek sahipleri olan Boşnakları tahrik edip, ‘ölülerinizin üzerinde dans ediyoruz’ demekten başka bir şey değil.
Mostar, mimari anlamda herhangi bir Anadolu kasabasından farksız bir şehir. Şehrin en büyük özelliği hemen her yerde görebileceğiniz kurşun izleri. Hani neredeyse gözünüzü kapatıp şehrin herhangi bir yerine bırakılsanız, gözünüzü açtığınızda ilk önce etraftan gelen kurşunlardan saklanmak için koşuşturursunuz. Böylesine canlı hatıralar barındırıyor. Burada sadece savaşın izleri yok, savaşın ta kendisi var. Mostar, Hersek’in en önemli şehri. Nüfusun yarısını Boşnaklar, yarısını da Hırvatlar oluşturuyor. Irmağın bir tarafında Boşnaklar diğer tarafında da Hırvatlar yaşıyor. Mostar, yalnızca bir köprü değil, aynı zamanda böylesine stratejik bir ağırlık taşıyor omuzlarında. Savaştan önce %15-20 olan Hırvat nüfusu, savaş sonrası %50 civarına gelmiş. Tahmin edileceği üzere Hırvat bölgesi hem ekonomik anlamda hem de şehir yaşamı anlamında daha iyi konumda. Bu noktada Hırvatistan’ın Mostar’ı kendi şehriymiş gibi görmesinin de payı büyük. Bunu anlamak için tabelalara bakmak bile yeterli. Bosna Hersek sınırlarında yer alan ve Hırvatistan şehirlerini gösteren yön levhalarında “HR” ibaresi yer alırken, Hırvatistan sınırlarında yer alan ve Bosna Hersek şehirlerini gösteren levhalarda “BIH” ibaresi yer almıyor.
Mostar, 1992-1995 yıllarındaki savaşta Hırvatlar tarafından talan edilmiş bir şehir. Hemen her yerde mezarlıklar görebilirsiniz. Mezarların ortak özelliği ise, her birinde çocukların fazla oluşudur. Mostar’ın Boşnak Müslüman kısmında kalan alanda ise Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu var. Mostar’da başkonsolosluğu olan tek ülke Türkiye. Burayı da ziyaret edip çalışanlar ve konsolos Metin Ergin Bey ile görüşme yapıyoruz. Ülkemizin bu topraklar üzerindeki bütünleyici ve barışçıl rolünü anlatıyor bizlere. Metin Bey oldukça nitelikli, iyi donanımlı ve bölgeye hâkim bir insan. Konsolosluktan ayrıldığımızda hepimiz aynı şeyi söylüyoruz: “İyi ki Metin Bey gibi devlet görevlilerimiz var.” Mostar, Boşnakça “eski köprü” anlamında kullanılan bir terim. 1993 yılında Hırvat topçu ateşi neticesinde tamamen yıkılıp yine Türk ustalar tarafından restore edilmiş bir köprü. Boşnaklar “Beyaz Kanatlı At” dermiş bu köprüye. Otuzun üzerinde vurulmuş ve en son 9 Kasım tarihindeki saldırılara dayanamayıp Neretva’nın kollarına bırakmış kendini. Birinin öldürmek, diğerinin hayatta kalmak için savaş verdiği ve o insanların bugün iç içe yaşadığı şehrin her yerinde Hırvatistan bayraklarını da görmek mümkün. Her kurşun izinde çiçeklere renk veren çocuk gözleri var. Mostar, yetimliğini ağlıyor yaşlı gözlerimize.
Şehrin içinde Potiçel adlı bir Türk köyü de mevcut. Safranbolu evleri ve köyün üzerine kurulmuş kale içimizi ısıtıyor. Şehrin biraz dışında kalan Blagaj Tekkesi’ne gidiyoruz. Dağ yamacına kurulmuş ve Avrupa’nın debisi en yüksek suyunun çıktığı, Osmanlı’ya ait bir tekkenin bulunduğu bir yer burası. Yol boyu uğradığımız Boşnak köylerinde karşılaştığımız manzara hep aynı: Yıkık evler ve şarapnel izleri. Yüksek bir tepeye oturup, şehrin hüznünü dinliyoruz. Beni unutmayın diye iç geçiriyor Mostar.

Dubrovnik

Mostar’dan ayrıldıktan yarım saat sonra sınır kapısına geliyoruz. Bosna Hersek çıkışındaki işlemlerimiz çok kısa sürmesine rağmen on metre ilerdeki Hırvatistan kapısında yaklaşık yarım saat bekletiliyoruz. Ardından, dünyanın en saçma siyasi haritalarından birinin çizildiği Neum’a doğru yola çıkıyoruz. Neum, Hırvatistan içindeki 20 km’lik Bosna Hersek toprağı. Savaş sonrası Bosna Hersek’e verilmiş, deniz sınırı olmasına rağmen gümrük görevlileri dışında Bosna’ya ait pek bir şey göremiyoruz. Bosna’nın bu deniz üzerinde resmi olarak hakkı olduğu söylense de verilen bölge deniz ticareti açısından hiç de uygun değil. Zaten burada Bosna’nın limanı da yok. Öyle bile olsa limandan yükleyeceğiniz malzemeleri Bosna şehirlerine getirmek için Hırvatistan sınırından çıkartmak zorundasınız. Göstermelik bir kasaba burası. Haritaya baktığınızda tüm Adriyatik sınırının Hırvatistan’da olduğunu, ama Hırvatistan’ın Bosna Hersek’in yukarısında bulunduğunu göreceksiniz.
Bir ülke düşünün ki denize ulaşana kadar tüm kara toprağına sahip ama denizi başka bir ülkeye. Adriyatik kıyıları, diğer adıyla Dalmaçya denilen bölge doğal güzellik bakımından dünyanın sayılı bölgelerinden biri. Hırvatların tüm deniz ticareti buradan gerçekleşiyor. Turistik anlamda dahi ülkeyi tek başına ihya edebilecek bir alan. Dubrovnik, Hırvatistan sınırının 90 kilometre içerisinde yer alıyor. Yol boyunca Adriyatik içerisinde yüzlerce farklı ada size eşlik ediyor. Trsteno bölgesinde mola veriyoruz. Tüm bu doğal güzelliğin karşısında hissettiğimiz derin hüzün ve birilerinin çizdiği haritalar neticesinde kaybedilmiş toprakların şarkısı çınlıyor kulaklarımızda. Mostar’dan itibaren yol kenarlarında Katolik mezarları görüyoruz. Her şeyin sembolize edildiği coğrafyadaki yol kenarı mezarları buralar bizim demenin küçük bir ifadesidir. Trsteno’daki dev çınar ağacının hemen yanındaki mezardan bir mumluk alıyoruz. Bunun yanımıza bir hatıra almaktan çok daha büyük anlamı da var kuşkusuz.
Bölgede dikkat çeken en büyük şey ovaların tarım için kullanılması ve hiçbir şekilde yaşam alanına dâhil edilmemesi oluyor. Dubrovnik’in girişindeki alt geçidin duvarında yazan “Çarşı” yazısı hepimizi tebessüm ettiriyor. Anarşist olmak bazen iyidir gibi tehlikeli sözler mırıldanıyoruz oldukça bilinçli şekilde. Duvrovnik de bir Osmanlı şehri. Şehrin tüm turistik alanı tarihi kale ve çarşı içine kurgulanmış. Klasik tabirle buraya Akdeniz’in incisi demek bile yetersiz. Öylesine güzel bir şehir… Avrupa’nın diğer şehirlerine oranla neredeyse hiç yabancılık hissetmiyorsunuz. Kalenin içinde dar sokaklara açılan çıkışlar, sokakların uzun ve yüksek merdivenlerinin sergilediği estetik balkonlardan sarkan çiçeklerle muhteşem bir fotoğrafa dönüşüyor. Neredeyse her yerde bir Türk kafilesine rastlıyoruz. Kale içinde ayrıca Sırplar tarafından öldürülmüş Hırvat asker resimlerinin yer aldığı bir oda da mevcut. Balkanların ve Akdeniz’in en pahalı şehri. Teleferik ile tepeye çıkabilir, uzun yürüyüşler ile şehir merkezinin tamamını dolaşabilirsiniz. İnsanların savaş hakkında düşündükleri şeyler farklılık gösteriyor. Hırvatistan şehirleri Sırplar tarafından bombalanmış olsa da Boşnaklara karşı derin bir nefret besleyenleri görmek mümkün. Yine vicdan merkezli düşünüp, bu yaşanılanlar çok saçmaydı, neden hâlâ birbirimizi öldürmek istiyoruz diye düşünen insanlara da.

Yazar Blogları için:
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com

No comments yet

17
Kasım

4 Ülke 8 Gün – Yollar Bize Memleket [1. Bölüm]


Yazanlar:
Gökhan Şimşek
Nurdal Durmuş

Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Tito’nun ölümüyle birlikte Yugoslavya içindeki tüm etnik unsurlar, kendi bağımsızlıklarını ilan edip, mensup oldukları din, mezhep ve ırkların gerekliliğine göre devletleşmek istediler. O güne kadar dini argümanların toplumsal bir çatışma sebebi ihtimalini zayıf gören, yalnızca milliyet ve kültür farklılıkları gözetilerek bir ayrışım olması gerekliliğine inanan halkların bu inanışları 90′lı yılların başlarına kadar sürdü. Özellikle Boşnaklar, yakın akrabalık kurdukları ve aynı mahalleyi paylaştıkları Sırpları herhangi bir tehdit unsuru olarak görmüyordu. Nitekim birlikten ilk ayrılan toplum olan Hırvatlara karşı yaklaşık bir yıl süren Sırp saldırılarında dahi, Boşnakların aksini düşünme durumu söz konusu olmamıştı. Yugoslavya; Sırp, Boşnak, Hırvat, Sloven, Makedon, Arnavut, Macar gibi farklı ırk, kültür ve inanç sahibi gruplar tarafından vücut bulan bir ülkeydi. Sırplar, gerek askeri ve siyasi gerek nüfus bakımdan bu ülkenin lokomotifi konumundaydı. Bugün Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad, Yugoslavya’nın da başkentiydi. Yugoslavya bir anlamda tüm bu etnik grupları bünyesinde toplayan bir nevi Büyük Sırbistan’dı. Sırpların, Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle birlikte, o güne kadar hakim oldukları alanın daralacağını görmesi, Osmanlı’nın bölgeyi beş asır kadar işgal ettiği inancındaki tarihi intikam hafızanın canlanması, büyük devlet ve değerli Balkan topraklarından elde edilen gücün kaybolması korkusuyla çıktıkları yol, yakın tarihinin en ahlaksız savaşlarından birine dönüştü. Bu süreci neredeyse hasarsız atlatan Slovenleri birliğin dışında tutup, büyük acıların yaşandığı Boşnak, Sırp ve Hırvat üçgeninde hayatın nasıl devam ettiği sorusuna bir cevap aramak, fotoğrafı biraz da kadrajın içine girerek yorumlamak gerekirdi. Bu amaçla 4 ülkeyi kapsayan, 8 gün süren ve yaklaşık 4000 km. Kara yolculuğu yaptığımız Balkanlar gezisinde ilk durağımız Saraybosna’ydı.


Saraybosna – Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.

Uluslararası Havalimanı’ndan çıktığımızda uzun yıllardır Bosna Hersek’te yaşayan Enes bey tarafından karşılanıp Başçarşı’ya doğru yola çıkıyoruz. Havalimanı için kullandığımız Uluslararası kavramı oldukça kapalı bir kutu çünkü yalnızca 5-6 ülke başkentine uçuş yapılıyor ve Bosna’da iç hat uçuşu yok. Havalimanı Saraybosna’nın içindeki Sırp Kantonu sınırında yer alıyor. Arka tarafında Kiril alfabesinden levhalar, ön tarafında latin harflerinden levhaları görebiliyorsunuz. Komünizm döneminden kalma tekdüze binalar, Avrupa’nın en eski demir yolu, bakımsız sokaklar ile parlemento binasından, konsolosluk binalarına kadar tüm özel yapıların dizildiği Saraybosna’nın en büyük caddedesinde ilerliyoruz. Her yerde şarapnel izleri var. Duvarlarından kurşun sarkan bir şehirdeyiz. Bu cadde hem Saraybosna’nın hem de Bosna Hersek’in minyatüre edilmiş hali gibi. Bir tarafından acı, diğer tarafında acının üzerini örtüp, yerine kendi yaşam biçimini dayatmaya çalışan Batı kültürü. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmamış ama Saraybosna’ nın nüfus açısından Boşnak şehri olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı döneminde yapılan Başçarşı ile Bursa çarşısı arasında kısa sürede içselleştireceğiniz bir benzerlik var. Arnavut kaldırımlarının sökülmesiyle tarihi doku zedelenmiş olsa da bu bağı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Çarşı içinde çok sayıda Türk ile karşılaşabilirsiniz. Saraybosna’da iki Türk Üniversitesi ve yaklaşık 1.500 civarında Tük öğrenci var. Gazi Hüsrev Begova Camii ve Medrese’si önünden Ferhadiye Caddesi’ne çıkıyoruz. Caddeyi bir Avusturya Mimarisi olan Kilise ikiye bölüyor. Cami ile Kilise arasında kalan kısımda Osmanlı izlerini görmek mümkünken Kilise’den sonra kendinizi Avrupa Kültürüne ait bir yerde buluyorsunuz. Caddenin sonunda Tito’nun yaktığı ve yıllardır sönmeyen ateş ile bir anıt var. Anıtın duvarında buradaki tüm halklar ( Boşnak, Sırp, Hırvat ) iç içe yaşar, kardeştir temalı bir yazı bulunuyor. Anıtın beş yüz metre ilerisinde de 3 yıldan fazla süre Sırplar tarafından bombalanan Saraybosna’nın ölen çocukları için yapılmış bir park ve çocukların isimlerinin yazılı olduğu levhalar var. Şehrin her yerinde bu ironik tabloyla karşılaşmak mümkün. Caddenin ardından Başta İgman dağı olmak üzere Saraybosna’yı çevreleyen dağlara çıkıyoruz. Elinizde bir elma tutuyormuş gibi düşünün. Avucuz Saraybosna, parmak uçlarınız ise bu dağlar. Avrupa’nın en güçlü ordularından kabul edilen Yugoslavya’nın tüm silahlı gücü Sırpların elindeydi ve Sırplar Saraybosna’ya saldırmadan önce tüm ağır silahlarını bu tepeler üzerine konuşlandırdı. Sorulduğunda tatbikat yapacağız gibi komik cevaplar verdiler. Boşnaklar son ana kadar kendilerine saldırılacağını düşünmemişlerdi. Bunu bilmeleri de açıkçası pek bir şeyi değiştirmezdi çünkü ortada ne bir Boşnak ordusu, ne sivil bir silahlı güç ne de halkın elinde silah vardı. Saraybosna halkı, 1992-1995 yılları arasında Sırp ordusunun açık hava morguna çevirdiği şehirde yalnızca hayatta kalma savaşı verdi. Soba borularından bombalar, su musluklarından silahlar, yağ tenekelerinden mayınlar icat edip direnmeye çalıştılar. Bugün hala müzelerde sergilenen bu silahlar bir halkın onur mücadelesinden başka bir şey değildi. Tam bu süreçte rahmetli başkan Aliya İzzetbegoviç kendisini olmayan bir ordunun komutan pozisyonunda buluverdi. O güne kadar siyasi bir lider olan Aliya, Savaşın başlamasıyla birlikte Avrupa’nın göbeğinde bir Müslüman ordu kurulmasını ve Boşnak halkının topyekûn katledilmemesini sağladı.

Bayram namazı için Begova Camii’ndeyiz. Avludan taşan kalabalık ve sabah saatlerinde duyulan çan sesleri tüm bu anlattıklarımızın özeti gibi. Camii içinde Savunma Bakanımız da var. Cemaatle bayramlaşıp Aliya’nın da içinde bulunduğu mezarlığa gidiyoruz. Bu mezarlıkta Armija bünyesindeki askerler yer alıyor. Komutan rütbesindeki tek kişi Aliya. Askerlerinin yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. Mezarlığın ardından Bosna Irmağı’nın doğduğu Ilıca bölgesindeki Vrelo Bosne’ ye gidiyoruz. Buraya ilişkin söylenebilecek çok fazla şey yok, ne söylesek yarım kalır. Öylesine muhteşem. Ilıca’dan Havaalanı istikametine ilerlediğinizde Sırp bayrak ve işaretçilerini görebilirsiniz. Saraybosna, Bosna Hersek’in neredeyse her bölgesi gibi parçalara bölünmüş ve genellemeyle açıklanamayacak kadar titiz gözlemlenmesi gereken bir şehir.

Saraybosna’da hangi evin kapısını çalsanız, kiminle konuşsanız damarlarınızdaki kanın çekileceği hikayeler dinliyorsunuz. Her şeyden önce insanın bir canavara nasıl dönüşebildiğini ve savaşın nihayetinde insan yutan bir makine olduğunu görüyorsunuz. Yalnızca Turistik bölgeleri gezip, kesin yargıya varanların unuttuğu bir şey var ki o da şudur; bu şehir, parçalanıp, asimile edilmek ve öz değerlerinden uzaklaştırılmak adına vuruldu. Bunu bilmeden, içinde yaşayan ve hala bu zihin işgaline direnmeye çalışan binlerce insanı hiçe sayıp, yalnızca gördüğü ile konuşmak en basit ifadeyle kolaycılıktır. Böyle düşünenlerin şu sorulara cevap vermesi gerekir. Sokak pazarının ortasına bomba atarak çoğu kadın 70 insanı bir dakika içinde öldürmek hangi savaş hukukuna uygundur? Birinci vazifesi her yaştan kadına tecavüz etmek olan bir orduyu hangi ahlak kurallarıyla değerlendirebilirsiniz? Terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan bir halkı yok edip, üstüne ırkını da yok etmek adına kundaktaki erkek bebekleri bile katleden insanlar hakkında ne düşünürsünüz? Boşnaklar bu insanlarla beraber yaşıyor. Tecavüzcüsüyle aynı otobüse binip işe giden bir kadını, dükkanına alışveriş yapmaya gelen evladının katilini, yıllarca aynı apartmanı paylaşıp savaş esnasında ilk kurşunu yediği komşusunu tekrar karşısında görmeyi nasıl açıklarsınız? Siz hiç katledildiniz mi, hiç savaş yaşadınız mı? Bu insanlar belki de yeryüzünün en ağır psikolojik harplerinden birini veriyor. Saraybosna’yı Ferhadiye Caddesi’nden ibaret görürseniz bu sorulara cevap veremezsiniz.

Saraybosna düşmedi ama tarihin muhtelif dönemlerinde olduğu gibi büyük bir siyasi ve kültür katliamına uğradı. Bugün Saraybosna’ya yapılacak en büyük yardım, üzeri kapatılmaya çalışılan bir kültürü yeniden ışığa kavuşturmak olacaktır.

Not: Devam yazılarımız Visoko, Dubrovnik, Srebrenica, Gorajde, Belgrad, Üsküp, Ohrid şehirlerine ilişkin olacaktır. Kapsamlı bir Bosna Hersek analizi ile Boşnak, Sırp ve Hırvat değerlendirmemizi sonuç yazımızda okuyabilirsiniz.

Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr

No comments yet

21
Ekim

ARTHUR RIMBAUD’ YA YOLCULUK

           

ayaklanmasıdır yeni insanların attığın bir adım
ve ilerlemesidir onların, yürümeleri.
Jean Nicholas Arthur Rimbaud 

1999 yılı yazında, Bakırköy’de bir sahaf önünde, yığılmış kitaplar arasında tanıştım onunla. Cehennemde Bir Mevsim adlı kitabın yazarıydı bu adam. Kitabın neredeyse çeyreği yazarın hayat hikayesini anlatıyordu. Şiirlerden daha çok bu hikayenin etkisinden kalmıştım. Genel kabul görmüş şairlerin hayat hikayelerinde hep başka yanlar vardı fakat bu hikaye diğerlerine göre daha büyük bir ızdırabı anlatıyordu.Yıllarca bu ızdırabı anlamaya çalıştım ama bir tarafı hep eksik kalıyordu. Yalnızca beş yıllık yazım serüveni sonunda, 21 yaşındayken yazmayı bırakan ve o güne kadar yazılmış şiir formunu darmadağın edip, modern şiirin kuruculuğunu yapan, kendini yollara atan, Verlaine ile eşcinsel ilişki yaşayan, Afrika’da silah ticareti yapan, çocukluğundan beri annesi tarafından dayatılan katı kilise hayatını reddeden (genel görüş Tanrıtanımaz olduğunu söylese de buna katılmıyorum) bir adam değildi Arthur. Bugün bile tam olarak anlaşılamamış bir mesaj bıraktı ardından. Rimbaud araştırmacılarının hep yüzeysel yaklaştığı bu mesajın, bendeki karşılığının peşine düşerecek doğduğu şehre gitmeliydim.

2011 yılı yazında, Hollanda’ya yaptığım ziyaretin beşinci gününde, bilinen adıyla Lahey, resmi adıyla Den Haag şehrinde konuk olduğum evden gri havayı izliyorum. Geldiğim günden beri Batı Avrupa şehirlerinin genel iklim yapısı anlatan, güneşin az göründüğü ve yılın tamamına yakınının bu şekilde geçtiği bir şehir burası. Soğuk, yağmurlu ama en çok gri. Elimdeki Avrupa karayolları haritasının, kalın çizgilerle biçimlendirdiğim hattına yolculuk için tüm hazırlıklarımı yaptım. Sabaha karşı hayal dünyamın önemli karakterlerinden biri olan Arthur’ ün memleketi Charleville Mezieres’ e doğru yola çıkıyorum. Hollanda, trafik kurallarını en katı uygulayan Avrupa ülkelerinden biri. Bu yüzden herhangi bir trafik sorunu yok, yolları oldukça düzgün ve gidilecek yere ne kadar sürede ulaşacağınızı biliyorsunuz. Yaklaşık 200 km’lik ve 2 saat  süren bir yolculuğun ardından sabah yedi gibi Brüksel’ deyim. Buradan da 70 km. kadar güneye inip Charleroi şehrine ulaşıyorum. Belçika’daki trafik kuralları Holanda’ya göre daha esnek. Charleroi şehrinde otobandan çıkıp yaklaşık 100 km. sürecek olan ve büyük bir kısmı caddeler, köyler ve ormanla çevrili yollardan geçerek, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların son savunma hattını oluşturdukları Ardennes bölgesine ulaşıyorum. Özellikle bu köy yollarını kullanıp ülke değiştiriyorsanız, hangi ülkede olduğunuzu anlamak için araba plakalarından tahmin yürütmeniz gerekmekte. Ülke sınırları bazen göremeyeceğiniz kadar küçük levhalarla işaretlenmiş. Otobandan çıktıktan sonraki güzergahta Belçika ve Fransa şehirlerinin arka sokaklarını, köylerini, köylülerini görme fırsatım oluyor. Şehir merkezlerine göre daha yavaş, daha kaliteli, daha mutlu işleyen bir döngü var burada.Yer yer 19. Yüzyıl Avrupası’nı anlatan romanlardaki yaşam tarzı ve fotoğraflara rastlamak mümkün olsa da, modern çağın peşinde koşan diğer tüm şehirler gibi doğallığını koruyamamış yine de direnmeye çalışan caddeler, köyler ve insanlar bu çarkın dişlilerinde ezilmekle, hayatta kalmak arasındaki tercihlerini sürdürüyor.

MERHABA SEVGİLİ CHARLEVILLE

Uzun ve hafif rampalı yolun ortalarında arabayı sağa çekip bir eczaneye giriyorum. Rimbaud’ nun gömülü olduğu mezarlığın nerede olduğunu sorduğumda aldığım cevap tebessüm ettiriyor; Hemen yandaki sokaktan aşağı inin, göreceksiniz. Den Haag şehrinden çıkalı beş saat oldu ve ilk adres sorduğum yer aslında vardığım yermiş. Mezarlığın arka tarafında 70 yaşlarında, oldukça güleryüzlü (bölgede az rastlanan bir durum) kadınla ayaküstü sohbet ediyoruz. Türkiye’den buraya yalnızca Arthur’ü ziyaret etmek için geldiğimi söylüyorum. Gözlerinde ışık parlarayak Hoşgeldin, zaten hemen yanındasın, mezarlık tam karşında, girişi de hemen sağdaki sokakta, ben de beş sene önce İstanbul’a gelmiştim, çok güzeldi diyor. Teyzeyi İstanbul’a davet ediyorum, tekrar gelmeyi çok isterim diye cevaplıyor. İkinci şaşkınlığımı burada yaşayıp mezarlığa ilerliyorum. Mezarlığın girişinde, önünde çok güzel çiçeklerin olduğu, Charleville’deki birçok evin örneği olan, tek katlı küçük bir ev, karşısında da Arthur Rimbaud posta kutusu var. Mezarlığın içindeki bu posta kutusuna dünyanın heryerinden mektup ve kitap geliyor, buradan da Rimbaud müzesine teslim ediliyormuş. Rimbaud’ yu mezar taşından tanıyorum. Girişte, hemen soldaki ilk mezarlardan. Hala kapının önündeyim. Ürkek adımlarla gidip gitmemekte kararsız, belli belirsiz bir hal ile yürüyorum. Aklımda ne yapacağım ile ilgili hiçbir şey yok. Mezar taşı yardımcı oluyor; Priez Pour Lui (Onun için dua edin).

Charleville kasabası Arthur Rimbaud’ nun doğduğu yer. Mezieres kasabasıyla birleştikten sonra Ardennes bölgesinin ilçelerinden biri olmuş. Meuse Irmağı’nın kenarına kurulmuş ve 50 bin kadar nüfusu var. Sokakları oldukça sakin. İlçe merkezi dışında sokakta gezen insanlara rastlamak zor. Arthur’ün hayatını   anlatan kaynaklarda yalnızca Charleville’den bahsediliyor. Arthur’ ün yaşadığı dönemde Meuse Irmağı’ndan yük gemileri geçiş yaparmış bugünse koyu yeşil ve durgun akıyor. Birkaç yer hariç kasabanın tüm orijinalliği bozulmuş. Arthur’ ün şiirlerinde bahsettiği yerlerden eser yok. Şiirlerde geçen ve orijinalliğini kaybetmemiş en belirgin özne insanlar. Geneli çok soğuk ve asık suratlı. İklimin insanlar üzerindeki etkileri öylesine açık ki; hava ne kadar kasvetliyse insanlar da o kadar kasvetli. Arthur’ün nasıl bir yerde, nasıl insanlar arasında yaşadığını görüp, yazılarında bahsettiği asık suratların ittiği o yalnızlığın ne olduğunu daha iyi anlıyorum. Charleville’de hatırı sayılır Türk nüfusu var. Bir de yine Türklerin yaptırdığı Yavuz Selim Camii. Charleville özellikle Rimbaud’ dan ötürü bol miktarda turist çekiyormuş. Her yıl düzenlenen kukla, resim ve şiir festivallerini de uluslarası hale getirmişler. Sokaklarda şairin figürlerine rastlamak mümkün.

Mezarlığın ardından Arthur Rimbaud Caddesi’ndeki müzeye gidiyorum. Müzede görevli iki kadın memur var. Hangi ülkeden olduğumu soruyorlar. Kesilen bilette ülke adı yazıyor ve yıl sonlarında ziyaretçi istatistikleri çıkartırken hangi ülkeden ne kadar insan geldiğini rapor ediyorlarmış. Onlarca ülke olmasına rağmen, Türkiye ismi çıkmıyor ve biletime Diğer Ülkeler seçeneği işaretleniyor Uzun yıllardır görevliyiz ve Türkiye’den çok az insan geldiğine tanık olduk diyorlar. Müzenin bulunduğu bina oldukça eski, sanırım Arthur’ ün Değirmen diye bahsettiği yer. Irmağın hemen dibinde, büyük kahverengi taşları olan bir bina. İçeride şairin fotoğrafları, mektupları, resimleri ve özel eşyaları var. Küçük kağıt parçalarının üzerindeki el yazıları dikkatimi çekiyor. Kimi zaman kağıt bile alamayacak parası yok ve yolda bulduğu parçalara bir şeyler yazmış. Uzun yolculuklarında yanında taşıdığı bazı araç gereçler var. Harar’da çekilmiş fotoğrafta beyaz entari giymiş. Son dönem fotoğrafları, gençlik yıllarındaki fotoğraflarına hiç benzemiyor.  Müzenin üst katında şairin hayatını anlatan belgeselin gösterildiği bir oda var. 60 yaşlarındaki beş ihtiyarla birlikte izliyoruz filmi.

Müzenin hemen çaprazında şairin bir dönem yaşadığı ve bazı şiirlerini yazdığı ev var. Evde Ağır rutubet kokusuyla karşılanıyorum. Burası tam olarak müze değil ama müzeye giriş yapanlar ücretsiz ziyaret edebiliyor. Özel mülkmüş ve sahibi müze yaptırmamış. Bu yüzden giriş katı hariç orijinalliğini kaybetmemiş bir ev. Duvar kağıtlarından yer döşemelerine kadar her şey Arthur’ ün zamanından kalma. Odalar öylesine soğuk ki sanki her odada cenaze var. Duvarlara yansıtılan ışık eşliğinde odalar arasında geçiş yapıyorum. Arthur’ün odasındayım. Tavan arası gibi bir yer. Irmağı da görüyor. Yere oturup sırtımı duvara yaslıyorum. Oda yemyeşil, duvarlara Arthur’ün elyazıları yansıtılmış. Canım sıkılıyor. Evde fazla duramıyorum. Yine aynı cadde üzerinde gittiği okul var. Farkına en çok vardığım şey şehrin heryerine sinen ağır hava.

BEŞ ARTHUR
Arthur Rimbaud’ nun Ekim 1854′ de Charleville’ de başlayıp Kasım 1891′de Marsilya’da son bulan hayatını, birbirini tamamlayan beş farklı kişilik olarak görüyorum.

Bir) Baskı Altında Büyüyen Çocuk
Arthur, baba kavramının ne anlama geldiğini hiçbir zaman bilmeden yaşadı. Frederic Rimbaud çoğu kez dış göreve giden ve ailesini ihmalin ötesinde terkeden, zaman zaman çıkıp gelen bir askerdi. Dil öğrenmeye oldukça yatkın kişiliği vardı. Kaynaklara göre Cezayir’de görevliyken arapça öğrenmiş ve Kur’an-ı Kerim’i ilk kez 1860′lı yıllarda Fransızcaya çevirmişti (çeviri hakkında yaptığım araştırma neticesinde herhangi bir bulguya ulaşamadım). Eve geldiği dönemlerde de karısıyla kavga eder, yine evi terk ederdi. Bir seferinde anne Vitalie, kocasına fırlattığı vazo sonrasında artık Frederic bir daha eve uğramaz,  küçük Arthur’ün de hatırladığı ve şiirinde bahsettiği bu sahne, babasını gördüğü son an olarak kalır. Anne Vitalie, babasının varlıklı hayatında gördüğü yaşam tarzını yaşadıkları küçük kasabada da uygulamak istediğinden, Arthur ile bir türlü sağlıklı iletişim kuramaz. Arthur’ün sokakta çocuklarla oynamasına izin vermez, okuyacağı kitapları belirler, kilisenin ürettiği dilin çocuğu tarafından kabul edilmesi için baskı yapar. Sevgiden uzak, katı disiplin kurallarıyla geçen bir çocukluk ve önlemez okuma isteği. Kitap satın alacak parası yoktur ve bu yüzden arkadaşlarının sipariş ettiği kitaplara taşıyıcılık yaparak önce kendisi okur, sonra teslim ederdi. Kütüphanelerden, kitapçılardan çaldıklarını okuduktan sonra iade ederdi. İlk gençlik dönemlerinde kiliseyi reddetti. Annesine göre bunun tek sebebi kitaplardı. Kiliseyi reddedip duvarlara “Tanrı’ya Ölüm” yazması ( Rimbaud araştırmacıları böyle söylese de herhangi bir kaynağa rastlamadım ) neticesinde Tanrıtanımaz ünvanını aldı fakat O Tanrı’ya ulaşmanın bilinç ile mümkün olacağını ve kilisenin insanı bilinçsizleştirip, tek tip  hayat sürdürttüğünü, dolayısıyla kilisenin Tanrı’sına karşı gelinmesi gerektiğini söylemek istemekteydi. Şairin çocukluk yıllarına ilişkin en büyük özelliklerinden biri de sık sık evden kaçıp uzak yolculuklar yapması ve karakollardan alınmasıdır.

İki) Modern Şiirin Kuruculuğunu Yapan Genç
Arthur, o güne kadar kullanılan şiir formunu reddedip, daha önce hiç denenmemiş bir tarzı benimsemiştir. Bu tarz sanılanın aksine gerçeküstü değil, bizzat gerçek olmakla birlikte coşkun ve tamamlayıcıdır. Teknik anlamda uyak, ses, imge gibi ölçütlerle gizem ve hayalin belirli kalıplar halindeki şeklinin şiir olmadığını, şairin mutlak suretle kendi varlığını bütünüyle tanıyıp, bu ruhu geliştirerek bilinmeze ulaşması gerektiğine inanmıştır. Kendisinden önce klasik şiir metinlerinden farklı ürünler (az da olsa ) verilse de, Benliğinde taşıdığı özgünlüğü, Kahinlik eleği olarak kullanıp, tüm şiir algısınaı bu yatak üzerine kurgulamıştır. Daha 17 yaşındayken Paul Demeny adlı şaire gönderdiği mektupta şair tanımını şu şekilde yapmaktadır;

Şair, bütün duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle karıştırarak, düzensizleştirerek kahinleşir. Yani sevginin, acının, çılgınlığın bütün biçimlerinde kendini arar. Kendinde tüm ağuları tüketir ve bunların yalnızca en özlü, en güzel kısımlarını tutar. Şairin, tam bir inanca, üstinsan gücüne gereksinim duyduğu, herkesin arasında en büyük hasta, en en büyük cani, en büyük lanetli ve en yüce bilgin olduğu dille anlatılmaz, işkencedir. Acıdır bu! Çünkü bilinmeze ulaşmaktır şair. Çünkü daha önce herkesinkinden zengin olan ruhu işleyip geliştirmiştir… -İnsanlıktan sorumludur şair, dahası hayvanlardan da sorumludur. Bulgularını duyumsatmak, yordamlatmak, dinletmek zorunda olacaktır. Oradan getirdiğişeyin biçimi varsa,  onu biçimli verir. Biçimsiz ise biçimsiz aktarır. Bir dil bulmak zorundadır…-Kendi zamanında evrensel ruhta uyanan bir yığın bilinmezi tanımlayacaktır şair. Düşüncenin formülünden, ilerlemeye doğru gidişin iminden daha fazlasını verecektir. Herkes tarafından sindirilen ölçüsüzlük ölçü olacağından, şair ilerlemenin bir çoğaltanı olacaktır. (Kahin’in Mektupları)

Üç) Tekdüze Hayatı Reddeden Kaşif
Arthur’ün şiirinde kullandığı dil ile yaşadığı hayat arasında hiçbir kopukluk yoktur. Ne kadar çılgın sözler sarfettiyse, öylesine bir hayat yaşamıştır. Şiir yazdığı dönemden itibaren Avrupa’nın birçok şehrini, çoğu kez cebinde bilet parası bile olmadan gezmiş (bazılarına yürüyerek gittiği söylenir), şiir ve düzyazılarının önemli kısmını da bu yolculuklarda yazmıştır.  Bir dönem Paul Verlaine ile eşcinsel ilişki yaşamış bunu da Cehennemde Bir Mevsim’ de kullanmıştır. Rahip Cübbesi Altında Bir Yürek’te de kiliseyi, rahipleri ve üretilin dile ne denli karşı olduğunu anlatır. Yaşadığı ızdırabın karşısındaki çaresizliğini anlattığı Esrik Gemi, hayat şarkısının introsu gibidir;

Akşamlar ağlatıyor! Ağladım, çok ağladım!
Ay ışığı insafsız, güneşim acımasız.
Buruk aşklar uğruna uyuşup,esrik kaldım,
Ne olur bu gemi batsın, beni de alsın deniz.

Yaşadığı hayatı gemi olarak biçimlendiriyor. Batsın bu dünya diyor bir başka ifadeyle. Arthur, yazıyı bıraktıktan sonra düzenli bir hayat kurmayı da istemez. Yine yollara atar kendini. Çoğu plansız ve aylar süren yolculuklarının sonunda kendisini Etiyopya’nın Harar şehrinde bulur. Buraya Fransa’dan silah getirtir ve bir dönem bunun ticaretini yapar. Harar’da bulunduğu yıllarda halkın geleneklerine göre davranışlar gösterir. Onlar gibi yaşamaya çalışır. Mahlas olarak Abdullah ismini kullanır. Hayatının bu döneminde yalnızca silah ticaretiyle uğraşmaz. Avrupa’nın bir çok şehrinde yöneticilik yapar. Bu uzun yolculukların sonunda hastalanır ve ayağındaki ur büyüyünce Marsilya’da bir hastaneye yatırılır. Burada bacağı kesilir. Tek ayakla yine yollara düşmeye çalışır, başarılı olamaz. Hastalığı ilerleyince kız kardeşine mektup yazıp, ölmek üzere olduğunu belirtir. Bu onun son günleridir.

Dört) Ölüm Döşeğindeki Hasta

Arthur, Ayağının kesilmesinden, öldüğü tarih olan 10 kasım’a kadar Marsilya’da bir hastanededir. Günah çıkartmak için odasına gelen rahipleri kovar. Bir rahibin kızkardeşine bu adamda müthiş bir inanç var dediği rivayet edilir. Yine son nefesinde Allah kerim dediği rivayet edilir. Kazandığı paranın önemli bir kısmını Harar’daki Cami’ye bağışlar. Bu bir insan mıdır, yoksa ibadethane midir? Bilemiyorum fakat bunlardan yola çıkarak şairin Müslüman olduğunu iddia edenlere de katılmıyorum. Çünkü yazıyı bıraktıktan, öldüğü tarihe kadar ailesi ve birkaç arkadaşına gönderdiği mektuplar dışında, herhangi bir yazılı ürün bırakmaz ardından. Hastanede yalnızca çok sevdiği kızkardeşi refakatçidir. Anne, o güne kadar kendisini hiç dinlemeyen ve sürekli terk eden oğluna kızgındır. Büyük bir cenaze organize ettirmez, hiç kimseye haber vermeden cenazeyi Charleville’ e getirtir ve sade bir törenin ardından bugünkü yerine gömdürür. Cenaze arabasının ardından yalnızca anne ve kızkardeşin yürüdüğü de rivayet edilir. Yıllar sonra Gar Meydanı’na dikilen heykelin altındaki çiçekleri sulayan yaşlı kadındır bu anne. Oğluyla kuramadığı iletişimin pişmanlığıyla belki de gözyaşlarıyla sulamıştır o çiçekleri.

Beş) Bendeki Mesajın Karşılığı Olarak Arthur Rimbaud

Arthur Rimbaud, kendi varoluşunu, şiir yazmaya başladığı dönemde anlamaya başlayıp, şiiri bıraktığında da kemale erdirmiştir. Bu hem bireysel tatmin ve ulaşım, hem de evrenle bütünleşmiş bir ruh halidir. Ne eşcinselliği ne de silah ticareti yapması bunun aksi olduğu savını güçlendirmez. Acının, sevincin, mutluluğun, günahın, ızdırabın, yalanın, yalnızlığın ama en çok gerçeğin tüm hallerini içinde barındıran durumdur bu. Daha çocuk sayılacak yaşlarda, kendisine sunulan hayatı yaşamak istemeyip, her türlü imkansızlığa rağmen başka hayatları yaşamak ve keşfetmek uğruna yapılan bu hayat tercihini anlamak yerine, işin kolaycılığına kaçıp, sonuçlar üzerinden yargıya varmak, şaire yapılan haksızlıktan başka bir şey değildir. Bana göre Arthur Rimbaud’ nun verdiği en büyük mesaj feda edilmiş bir hayatın ne denli ızdırap barındırdığıdır. Söylemlerini bir kenara itip, yalnızca hayatını ele alsak bile, karşımıza çıkan trajedi, ailenin ve toplumun bir insan üzerinde yapabileceği etkiler bakımından önemlidir.

Charleville’den ayrılma zamanı. Böylesine ağır bir havayı dağıtmak yerine daha da kasvetli hale getireceğimi bildiğim başka bir Fransız şehrine doğru yola çıkıyorum. Yolun sonunda Samuel Beckett var. Bakalım o neler anlatacak bizlere.

Not Düşelim: Gezi ekibimde yer alan eşim Ümmühan Hanım, Kızım Leylifer Ayşe, Hollanda’da yaşayan yeğenim Tufan ve Belçika’da yaşayan yeğenim Ersin’e yol arkadaşlıkları için teşekkür ediyorum.    

4 comments

10
Ekim

Hangi Müslüm Gürses

Efsanevi İngiliz rock grubu Pink Floyd’un en önemli adamı olarak kabul edilen Roger Waters babasını ikinci dünya savaşında kaybetmiş ve kendini, toplumun içinde bulunduğu garabet durumdan kurtarmak için her türlü dinamiğin hatırlatılıp hayata geçirilmesi yolunda sosyal, başka bir ifadeyle kapsayıcı şarkılar yapmaya adamış bir müzisyendir. Özellikle öğrencilerin eğitim sistemini hedef alan another brick in the wall şarkısı aslında salt bu sistemi değil iletişimde bulunduğu insanları tekdüzeleştirip baskı altında tutan ve özgürlükçü düşüncenin rahatlıkla açığa çıkamayacağı tüm otoritelere başkaldırı temaları barındıran ve bu hareketle birçok müzikal söz formuna esin kaynağı olmuş bir bildiri niteliği taşımaktadır. Şarkının klibi de sanki tam bu tanım üzere inşa edilmiş gibidir. Sert mizaçlı öğretmenin buyrukları karşısında yüzleri maskelenmiş et yığınlarını temsil eden çocuklar, ilerleyen dakikalarda topluca bir başkaldırıyla masalarını kırıp, üniformalarını yırtmış en nihayetinde de okulun duvarlarını yıkmıştır. Böylelikle müziğe, eğlence, terapi hatta tedavi gibi ana özellikler dışında  Pink Floyd duruşu da diyebileceğimiz bir başkaldırı da eklenmiştir. Bu müzikal başkaldırı grubun “insanları şaşırtmak istiyoruz” demesinin altında yatan ana etkendir. Daha sonraları gruptan ayrılan Roger Waters, İsrail’in Filistin topraklarına ördüğü duvara kırmızı sprey boyayla “ düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok” yazarak gruba kazandırmış olduğu şarkılara sosyolojik bir anlam da yüklemiştir.

İnsan doğası gereği  karmaşık bir varlık. Birçok duyguyu farklı zamanlarda bünyesinde barındırma özelliğiyle de bir dinamiti andırabiliyor. Öyle ki toplumun tüm katmanları arasında aynı kodlar üzere varoluşunu sürdüren insan sayısı neredeyse bütüne denk geliyor. Acılar, sevinçler, hüzünler, yanılgılar, yenilgiler… Hepsinin geliş şekli farklı olsa da anlam bakımından insanlarda benzer tepkimelere yol açıyor. En nihayetinde toplumun kökleriyle olan ilişkisi, tecrübenin ortaya çıkması ve yaşam metodunun belirlenmesine katkı sağlıyor ya da tamamıyla bu hal üzere düzen kuruluyor. Ne kadar renkli olsa da aslında aynı tablo üzerinde vücut buluyor toplum.

Türkiye 1970’lerde Müslüm Gürses’ le, 1980’ lerde de anarşi kavramıyla tanışır. En temel tanımıyla otoritenin karşıtı olarak nitelendirilecek olan bu kavram, o güne kadar kendini ya da düşmanı olduğu kişileri ifade edemeyen yeraltı insanları nezdinde karşılık bulur. Kutuplaşmaların çatışmaya döndüğü, dialoğun mevzu bahis olmadığı ve yalnızca iki rengin kimlik edinilebildiği bir ortamdan bahsediyoruz. Fakirlik, ideolojik dayatmalar, darbeler, sokak çatışmaları, zihin çatışmaları, büyük güçlerin siyasi çıkarları… Toplumu başkaldırıya götürecek tüm olguların ortaya çıktığı bu süreçte artık birçok gerçek de gizli kalamaz. Müslüm Gürses bu gizil halin açığa çıkmasında önemli bir yapı taşını teşkil eder. Şarkılarında kullandığı bir yerlere özlem, gurbet, öfke gibi birçok temanın hayatında karşılık bulduğu bir adamdır . Gençlik yıllarında, annesi babası tarafından öldürülmüş ve bu olaydan sonra köyüne bir daha dönmemiş, plak çıkartana kadar da fakirlik içinde yaşamıştır. Zamanının birçok insanı gibi kökleriyle ya da çağın gereksinimleriyle olan ilişkisinde problem yaşayan Gürses’in halk nezdinde karşılık bulması da güç olmamıştır. Dönemin insanlarını, sosyal statüleri ne olursa olsun, evlerinde, mahallelerinde ya da yakın çevrelerinde trajik hayatlar barındıran ve birçok yerde kesişen denklem olarak ifade etmek de mümkündür. Bir şekilde Gürses’in trajedisine benzer ya da baştan sonra trajik diye nitelendirilebilecek hayat yaşayanlar, eksikliklerini Müslüm Gürses müziğiyle tamamlayacağını düşünmüştür. Yine de bu müzik  bütünüyle tutunamamış insanlar tarafından sahiplenilmiştir. Toplum hafızasında biriken zarar kabilinden her türlü duygunun bastırılması yolunda o güne kadar müziğe başvurmamış diğer bir ifadeyle var olan müzikle canlı bağ kuramamış insanlar, Müslüm Gürses müziğinin protest kollarına yaslanmanın rahatlığını yaşamıştır. Müslüm Gürses, taşralı, ezilmiş, tutunamamış bu protest damarlı insanlar için artık bir özgürlük anıtıdır.

   Aristo, trajedi eserlerini bir paratoner gibi görüp, insanın kötü elektriğini aldığına, içinde biriktirdiği her türlü öfke, kin ve nefretin dışarıya atılıp böylelikle istenilen huzura kavuşulduğuna inanır. İçsel arınma adını verdiği bu rahatlamanın yüzeysel bir örneği de Müslüm Gürses fanatiklerinde görülmektedir. Kasedin bir yüzünü defalarca dinleyen, konserlerde kendinden geçen, bayılan, jilet çeken insanların bir anlamda bireysel/sosyal rahatlamasıdır bu durum. Müslüm Gürses’in karşı geldiği otorite çoğunlukla felek kavramı ve feleğin çemberine takılmış sevgili, gurbet, hasret ve topyekün isyan merkezli kümelenmiştir. Felekle girdiği bu mücadele genel görüşün aksine oldukça naif bir protesto biçimidir. Felek adeta çöle sürülmüş ve tüm suçu sırtlanmış bir koyun olarak betimlenmiştir. Bu hayali koyun diğer tüm manevi kavramların önünde ama bir o kadar da linç edilesi türdendir.  Böyle olunca da tüm bu sürece rağmen yerüstünün kendini tanımlayamayan, boşlukta gören ezilmiş çocuklarının intikam alma biçimi olmuştur Müslüm Gürses şarkıları.

    Müslüm Gürses yalnızca şarkılarıyla hayat bulan bir adamdır. Onlarca filmde oynamasına rağmen kimse o’na sinema sanatçısı gözüyle bakmaz. Filmleri, sinemada defalarca kez işlenmiş veya bilindik hikayeleri kapsar. İstisna kabilinden iyi örnekler verilebilirse de genel olarak çok kötü filmlere imza atmıştır.Arabesk fantezi türünden müzik yapan insanların her albüme bir film çekme popülaritesinden öteye geçmez bu durum. Genel tabirle Müslüm Gürses sevenlerine müzikten başka bir şey verememiştir. Konserlerinde bile karşısındaki kalabalığa birkaç kelimeden fazlasını söyleyemez. Kuşkusuz bu hal Müslüm Gürses fanatiklerinin prototipini de temsil eder. Fanatiklerin ihtiyacı olan tek şey de  müziği olduğu için bunun dışında gelişen olaylar ( sinema filmi, söyleşi v.b.) da ciddi karşılık bulmaz.

      Ben yabancılardan Frank Sinatra, Ofra Haza bir de Nat King Cole denilen bir saygıdeğer dostumuz var, onu dinlerim( gazete röportajından)

Yukarıda alıntıladığımız sözler sadık Müslüm Gürses dinleyicileri için alışılagelmiş bir durum değildir.  Elbette zaman değişmiş, bütün renkler birbirine girerek çok sesli söylemler gündem olmuş, farklı görüşteki insanlar dergilerinde, kitaplarında, tartışma programlarında birbirlerinin düşüncelerini önemseyip bunlar üzerinden cümleler sarf etmiş, etmektedir. Siyah ve beyaz’ın flu renklerin altında oldukça silik kaldığı bu zamanla birlikte Müslüm Gürses de, müziği de değişmiştir. Entelektüel çevrenin çekim alanına girmesiyle birlikte müzik dilini modern türlere yatkın bir söyleme bürüyen Gürses artık diğer kesimlerin de ilgisini çekerek,  rock, blues türlerinde şarkılar söylemiş ve bir anlamda sesinin keşfedilmesine imkan vermiştir. Nasıl ki Roger Waters’ın Pink Floyd’dan ayrılması, Pink Floyd’u ve grubun ortaya koyduğu müziği sönük bıraktırdıysa, Müslüm Gürses’in de  kendisini var eden müzikten ayrılması kimliğine ciddi bir gölge düşürmüştür. Pink Floyd’un “insanları şaşırtmak istiyoruz” demesi Müslüm Gürses tarafından yüzeysel anlamda tekrar edilerek devam etmekte, bunun şaşkınlığını da, yıkıla yıkıla şarkılar söyleyen adamı, yıkıla yıkıla seven insanlar yaşamaktadır.

Yararlanılan kaynaklar
Orhan Düz, Anarşist Felsefe
Yalçın Çetinkaya Müzik Yazıları

Gökhan Şimşek
nameparastam@gmail.com 

1 comment

Back to top